Focus Club Tr
Bu site kapanmıştır.
YENİ sitemiz; www.FocusClubTr.com




 
AnasayfaTakvimSSSKayıt OlGiriş yap
uA_Y_C_A
9260 Mesajlar - 29%
YSF
5163 Mesajlar - 16%
esmerce
4642 Mesajlar - 14%
BARAN
3931 Mesajlar - 12%
drmert
2899 Mesajlar - 9%
siyah&beyaz
2446 Mesajlar - 8%
ALPER
1150 Mesajlar - 4%
madmax5
1092 Mesajlar - 3%
Anchowy61
914 Mesajlar - 3%
Samet Özeren
688 Mesajlar - 2%

Paylaş|

(( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. ))

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Sayfaya git : Önceki  1 ... 7 ... 11, 12, 13, 14  Sonraki
YazarMesaj
YSF
Moderatör
Moderatör
avatar
Mesaj Sayısı : 5163
Nerden : Kayseri
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 24/04/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Ptsi 17 Mayıs - 21:01

Davut abi, çarşamba akşam trt1 de 21.50 de Son buluşma adlı belgesel film varmış. kurtuluş savaşını anlatıyor. Tvde ilk kez diyor. bugün reklamını gördüm.




Yaşamak bir dağa tırmanmak gibidir. Tırmandıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş açınız genişler..!!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Ptsi 17 Mayıs - 21:07

seyrederiz inşallah
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
YSF
Moderatör
Moderatör
avatar
Mesaj Sayısı : 5163
Nerden : Kayseri
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 24/04/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Ptsi 17 Mayıs - 21:15

Seyrettinmi abi sen daha önce. bende seyretmeyi düşünüyorum inş.da yalnız birde aynı gün aynı saatte ş.l finali var bayern-inter. ugg




Yaşamak bir dağa tırmanmak gibidir. Tırmandıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş açınız genişler..!!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Ptsi 17 Mayıs - 21:22

bilmiyorum biraz seyredince anlarım
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Çarş. 19 Mayıs - 15:13

7.Bölüm

KOÇA SEYİT
"Peki, peki Etem. Bu lâfları her zaman, çok anlatıyoruz, hani biraz da övünmek gibi geliyor bana amma yalınız ortalık yine pek iyi değil. Hınzır gavurlar yine pek üredi. Kırılacak yer arıyor domuzlar, onlara güven olur mu? Belkim bize de yükleniverirler. Şimdi büyük ata da rahmetlik oldu. Onun için eskiler anlatmalı, yeniler de bundan hisse kapmak. Öyle ya Ahmet'le bizden geçti artık. Bu vatanı bekleme nöbeti Murat, Etem gibilerin. Amma, iş başa düştü mü, acep biz durur muyuz ki, koşa koşa gideriz.

Gavurdan hiç korkulmaz oğlum, gavur bu gözü kaçmadadır daima. Şimdi iyi dinleyin bakayım. Seferberlik savaşında işte Ahmet de oradaydı, amma birliklerimiz ayrıydı.
Bizim batarya topları Çanakkale'nin karşı kıyısında, Urumeli Mecidiyesinde mevzilenmişti. Lâfı çok uzatmayalım. Mart'ın 17 sinde Komutanlıktan bir haber çıktı: "Bütün topçular, birlikler tetikte dursun, yarın büyük bir düşman zorlaması olacak" denildi. İyi ya, hadi bakalım geleceği varsa göreceği de olur elbet, dedik biz de. Batarya komutanımız bir türkü öğrettiydi, başladık onu söylemeye;
"Çanakkale Çanakkale" "Geliyor düşman hergele" "Ölmek varsa da yok kaçmak" "Geçilmez bu çelikkkale"
O geceyi uyumadan heyecanla geçirdik, sabahleyin erkenden hazırlanıp toplarımızın başına geçtik. Gözlerimiz boğazın mavi sularına baka baka başladık davetsiz misafirleri beklemeğe. Gün bir adam boyu kalmıştı ki, ileriden birkaç gemi belirdi. "Hah, işte göründü bizim misafirler. Şunlara mümkün mertebe iyi bir karşılama töreni yapak" dedik. Ağır ağır boğaza yaklaşıyor bunlar.Bir de bayraklarına bakıp iyice tanıdık Fransız zırhlıları. Ama yedi sekiz parça var. Bunlara bir başladık ateşe, ver yansın ateş, ha bakem. Onlar da bize. Velâkin çabucak şaşkına döndüler. Perişan ettik hınzırları /Büve/ isimli bir zırhlılarını batırdık, gerisi de alevler içinde geldikleri yere kaçıp gittiler. Çarpışmanın esas öğleden sonrasına bak sen. Ule değil mi Ahmet? Yarım Dünya "Küinelizabetin" derdik İngilizlerin bir zırhlıları vardı, manevrası çok keskindi hıılzınn. Ülen on beş, on altı parça ingiliz gemisinin önüne düşüvermiş te bir geliyor ki amma iki yakaya ateş saça saça. Alimallah Fransızların öcünü almak için köpürmüş hınzırlar. Ateş menzilimize girince biz de başladık mı. Bir karıştı ortalık, top, tüfek gümbürtüsünden yıkılıyor boğaz. Ver gitsin ateşi, onlar bize, biz onlara. Onlar ileri zorlar, biz üstlerine yağdırırız bombayı. Ulen y ilmiyor domuzlar. Boğaz alev alev yanıyor alimallah. Cehennem yerine döndü ortalık. Derken o Yarım Dünya dedikleri zırhlı Anadolu yakasına kıçını yanaştırıverip de bir başladı bizim üstümüze ateşe amma buldurdu bizi ulen, başladı iki yakamıza gülle yağmaya. Hemen bizim takım komutanı Fahri Bey, "Sığınağa gir" emrini verdi. Bir sığınağa doğru koştuğumu biliyorum, bir gümleyiş oldu amma sanki yer yerinden oynadı, gerisini hatırlamıyorum gayrı. Neden sonra gözlerimi açtımdı, uzatıvermişler beni, başımda bizim top neferlerinden N iğdeli Ali bekleyip duru.
-Ulen Ali ne oldu bana?
-Bir şeyciğin yok Koca Seyit. Sadece biraz kendinden geçmişin. Yaran filan hiçbir şeyciğin yok.
-Deminki o gürleyiş neydi ulen Ali? -Cephaneliğimiz infilâk etti Koca Seyit. -Deme ulen Ali, ya başka?
Ali'den ses gelmedi. Şöyle durup da gözüm iki yana kayıverdiğdi, etrafımız insan parçacıkları, cesetler yığılıp durur. Yürekler acısı canım.
-Ulen Ali, bunlar ne böyle, nerede bizim öteki arkadaşlar? Ali'nin başladı gözlerinden yaşlar dökülmeye.
-Sorma Koca Seyit. Öteki arkadaşların kimisi gördüğün gibi şehit, kimisi de yaralı. Tam on dört şehit, .yirmi dört yaralı verdik Koca Seyit. Ortada sağ kalan senle ben. Fahri Bey de ağır yaralı. Birkaç dakikacık daha yetişmeselermiş ikimiz de ölecekmişiz. Bereket sıhhiyeler yetişmiş de kurtarmışlar, ikimizi patlayan mermilerin kaldırdığı topraklar gömmüş, fakat
benim başımın biraz yeri açıkta kalmış da havasızlıktan bunalmamışım. Senin ise her yerin gömülüydü. Ulen, diri diri mezara girdiydik ya Seyit. Sıhhiyeler
az önce yaralıları taşıdılar. Onlar senin için"Damarları atıyor, tehlikeli tarafı yok. sadece bayılmış o kadar. Sen başında bekle şimdi canlanır" dediler. Ben
de başındayım işte."
Divane Ali hem anlatıyor, hem de hüngür hüngür ağlıyordu. Ben deli gibi olmuştum. Ayağa kalktım. Gözlerimi şehit arkadaşlarımın üzerinden bir türlü ayıramıyordum. Bazılarının bedeninden kopmuş el, ayak parçalarına baktıkça tüylerim diken diken olup. hırsımdan her tarafım zıngır zıngır titremeye başladı. Denize doğru bir baktım ki hınzır gavurlar ateş yağdıra yağdıra hâlâ ileri ileri zorluyorlar. Toplara baktım bir bızim top meydanda. Öteki iki top toprağa gömülmüş, hiç görünmüyorlar. Bizim de topun da mataforası /mermiyi kaldıran vinç/ kopmuş. Sonra topun yanındaki gülleleri gördüm. Onlar bakarken ulen, o iri iri gülleler bana ufacık ufacık birer oyuncak gibi gelmeye başladılar.
Ali"ye seslendim: "Ulen Ali, çabuk yetiş, bana yardım et" dedim ve yürüdüm güllere doğru. Ali benim ne yapmak istediğimi anlamıştı. Ali, "Ne yardımı ulen Koca Seyit? Delirdin mi sen, kaç okkadır onlar bilin misin? Tam 215 okka /275 kilo/. Acep iki kişinin, beş kişinin harcı mı onları kaldırıp da -namluya koymak. Görüyorsun ki, matafora bozuk. Yüz okkalık adamları kaldırıp da yere vurmasına benzemez bu iş, demir bu, et değil" dedi. Lâkin benim gözüm kızmıştı bir kere. Belki de Allah, "Yüklen Seyit, gücün, kuvvetin bende" diyordu. Ali'ye: "Ulen Ali, bu acılara dayanılır mı? Bana çok dokundu ya bu, hani benim teağmenim, hani benim Memet Çavuşum, hani benim Konyalı Ömerim, hani otuz altı arkadaşım, nerede len onlar?" dedim ve Besmele çekip de "Vatanın, milletin için göster kendini gayrı ya Seyit" deyip bır karakucak ettim güllenin birisini amma birden havaya kaldırmışım. Ali, görünce şaşırdı zavallı, "Yaşa Ulen Koca Seyit" dedi ve koşa koşa yanıma geldi, namlunun içine sürerken o da yardım etti gayrı. Eyice yerleştirdik gülleyi namluya. Önde giden geminin birisine nişan aldım, "Ali dedim sen de : teki gemiye iyi bak" Ya Allah deyip de odakladım buna. Ali hemen "Vurdun Koca Seyit" diye bağırarak düştü. Ben "Şayi mi ulen Ali, deme ulen" deyip -anmaya inanmaya gözlerimi o tarafa kaydırdım, geminin olduğu yerde bir uman yayılıverdi, biraz sonra duman dağılınca iyice baktık ki gemi yanlamış, içinde bir telâş, bir tarafını su gömmeye başlamış bile. Birkaç lakika sonra bizim batarya komutanı Hilmi Bey'le bir Alman zabiti koşup geldiler. Hilmi Bey, "Ulen Koca Seyit, sen mi ateşledin topu?" dedi. Ben seslenmedim Ali, "Evet Komutanım, koca Seyit ateşledi. Hem komutanım gülleyi de tek başına kaldırdı" dedi.
Hilmi Bey, "Aferin ulen Koca Seyit, batırdın gemiyi be. Şehit arkadaşlarının intikamını fazlasıyla aldın."
Ben, "Bırakmam, alırım komutanım" dedim
Hilmi Bey, "Bir gülleyi daha kaldır da ben de göreyim Koca Seyit" dedi. Ben, "Baş üstüne Komutanım" deyip gülleyi kaldırdım ve sürdüm namluya, onu da Hilmi Bey ateşledi. Hilmi Bey gözlerimden öptü, Alman zabiti de şaşkın şaşkın bana baktı, sonra gelip bir şeyler mırıldana mırıldana elimi sıktı.
Böylece öğleden sonraki savaşta da İngiliz gemilerinden ikisi batmış /Koca Seyit'in batırmış olduğu OSEAN gemisiyle İREZÎSTIBL gemisi/ üçü beşi de ağır yaralar alarak savaş dışı edildi, gerisi de pabuç pahalı diye kaçtılar. Biz de zaferi kazanmış olduk. Akşam geç vakit Cevat Paşa geldi yanımıza. Şehitler için hem gözyaşı döktü, hem de benim yanaklarımdan öptü. Bir de onbaşılık nişanı getirmiş, onu da kendi elleriyle koluma taktı ve "Söyle oğlum, mükâfat olarak başka ne istersin?" dedi. Ben de "Sağol Paşam, mükâfatımı verdiniz, başka bir şey istemem" dedim. Cevat paşa, "Olmaz oğlum, senin hizmetin çok büyük, iste daha bir şeyler" deyip ısrar edince, bu defa ben de günlük tayın olarak elin yarısı kadar peksimet veriliyordu, işte yüzü sorun Ahmet'e ve bu bize yetmiyordu; "Çift tayın verirseniz memnun olurum Paşam" dedim. Paşa "Ne demek, olsun oğlum, hemen verelim, sana çift değil beş tayın bile azdır. Peke peki, hemen bu günden itibaren verelim" dedi ve yanındaki zabitlere "Bu kahramana bu günden itibaren çift tayın veriniz" diye bildirdi. Birkaç gün çift tayın yedim, sonra ikinci tayın boğ3azımdan geçmez oldu. Kendiliğimden tekrar tek tayın yemeye başladım. O gün Cevat Paşa'nın denize bakarak söylediği şu sözleri hiç unutamam: "Geldiler... Gördüler... Belalarını buldular!.."
Zafer gününden üç beş gün sonra 19 Fırka Komutanı Mustafa Kemal Bey de duymuş ve beni çağırtmış, yanına gittim. O zaman onun rütbesi kaymakamdı /yarbay/. Maydos'ta Piyade Fırkası'na komuta ediyordu. Lâkin "çok yaman bir zabitmiş" diye arasıra neferler arasında sözü edilirdi. Hani ben de onu görmek istiyordum. Neyse postasıyla vardık çadırına. İkimiz de karşısında önce birer selam aldık ve bir çivi gibi dimdik durduk. Şimdi ben boyna onu bakıyordum. Mustafa Kemal Bey, masasının başında oturmuş bir şeyler yazıp okuyordu. Kemal Bey'in postası nefer, "Koca Şey it'i getirdim Komutanım!" dedi.
Bir dakika hiç kıpırdamadan durduk. Sonra başını kaldırdı, bana baktı; "Edremitli Koca Seyit sen misin?" dedi.
Ben, titreye titreye "Evet komutanım, benim" dedim. Aman Allahım o ne heybet, o ne gözler, o ne bakışlar. Karşısında acaba durmak kabil mi, heyecandan uçacaktım canım. Posta neferine "Bize iki kahve getir oğlum" dedi ve yerinden kalkıp yanıma geldi, eliyle şöyle bir omzumu yokladı, gözleri üzerime çakıldı: "Rahat dur yavrum, hiç sıkılma yok, bak ben de senin gibi insanım, şöyle bana dön de gözlerini bana çevir" deyip alnımdan öptü. Beni yanına oturttu, sigara vermek istedi, ben içmem deyip almadım. Kahveler geldi, karşılıklı sıkıntıdan
terleye terleye içtik. Bana "Güreşir misin, memleketinde ne iş yaparsın, evli msin. çoluk çocuk var mı?" dedi. Ben de: "Birazcık güreşirim, rençberlik
yapanz, evli değilim" dedim. "Kaç yıllık askersin?" diye sordu. "Altı yıllığım"
dedim. "Düşmanla neden savaşılıyor?" dedi. "Yurdumuza saldırdıkları için"
ledim. "Saldırmazlarsa?" "Savaş olmaz Komutanım" cevabını verdim. Sonra,
"Buraya yine beklerim, haydi bakalım yiğit yavrum, güle güle birliğine" dedi ve
elimi sıkarak beni uğurladı.
Bu görüşmemizden sonra Gazi'nin yanına bir kere daha vardım. O zaman da beni çok iyi karşıladı. Çok ısınmıştım, Mustafa Kemal Beye. Hani hiç yanından ayrılmak istemiyordum. Çok sevmiştim onu. Daha sonra Yunan işgalinde duyduktu, Mustafa Kemal bir cephe kurmuş Anadolu'da. Hemen bir kolayını bulup attım kendimi onun ordusuna. İşte bir kere de orada gördüm onu. Yunana yaptığımız Büyük Taarruz'un ikinci günü /28 Ağustos/ bir iki yerimden
yaralanmıştım. Beni top çeken katanalardan birisine bindirdiler, sahra hastanesine
götürüyorlardı. Meğer Mustafa Kemal Paşa da yolumuz üzerindeymiş. Bir
bakınca hemen beni tanımış. "Sen misin Koca Seyit? Çanakkale Kahramanı Koca
Seyit, Kurtuluş Savaşı Kahramanı Koca Yiğit" dedi ve sonra arkadaşlarına
dönerek:
"Bu millet yenilmez, değil mi içinde kahraman Seyitler, Ahmetler, Mehmetler var. Bu millet önünde durulmaz arkadaşlar. İşte bana cesaret, güven verip, Kurtuluş Savaşı'na zorlayan bu yiğitler olmuştur. Bu büyük zaferi kazanırsak, onlara borçlu olacağız..." Daha sonra da yanımdaki sıhhiyelere "Çabuk götürün, iyi bakın bu yiğide" dedi ve yanından ayrıldık. Hastaneye vardığımızda öyle bir baktılar amma meğer Büyük Gazi hemen arkamızdan telefon yapmış. Neysem, biz hastanedeyken büyük zafer kazanılmış, yunanlılar Akdeniz'e dökülmüş. Duyunca bu haberi, bir sevindik, bir oynaştık, deme gayri; sevine sevine öyle geldik köye. Cumhuriyet kurulduktan birkaç yıl sonra büyük Gazi memleket gezisine çıkmış, bu arada da Havran'a uğramış. Köye bir haberci geldi.: "Çabuk Seyit. Gazi seni istiyor" dediler. "Ülen, Gazi Ankara'da ya, ben nasıl giden oraya" dedim. •*Ulen, haberin yok mu, Gazi Havran'da ya, bugün Havran'da yatacak O" dediler. Ben gayrı sevincimden uça uça bayır aşağı Havran'a doğru bir yollandım, yatsı sıraları geldim kaldığı eve. Yanında hanımı Lâtife de vardı. Son olarak bir de orada görüştük. Eee lâf bitti, çok başınızı ağrıttık amma, bize müsaade edin de kaçalım gayrı".
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Çarş. 19 Mayıs - 15:15

8.Bölüm

VATAN ŞEHİTLERİNE

Ey, bu topraklar için can vermiş yiğitler
Kıraç, bozkır demeden kan vermiş leventler,
Mezarı meçhul kefensiz yatan şehitler,
Vatan sizin, şan sizin, tüm yarınlar sizin

Kim bu vatan için vermişse can, şehittir,
Şehitlerin yattığı yer vatan demektir.
Şehit olmak her Türk için yüce şereftir,
Dağ sizin, taş sizin, güzel Türkiyem sizin.

Yarab. Nedir bu yükselen nida, ses, seda.
Semayı sarmış bir bulut, tatlı bir eda,
Topraktan fışkıracak su gibi şüheda,
Köy sizin, kent sizin, bahçemdeki gül sizin.

Koca Asya-Avrupa'y ı çiğnedik, şendik,
Çanakkale-Sakarya'da düşmanı ezdik,
Özgürlük için yüz binlerce şehit verdik,
Rengini kanından almış, bayrağım senin.'
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Çarş. 19 Mayıs - 15:16

9.Bölüm

ÇANAKKALE KAHRAMANLARININ MENKIBELERİ DEĞERLENDİRME VE TAHLİL


3. Kolordu 7. Tümen 20.
Alay l. Tabur Komutanı
Memduh ÖZKAN
Bey'in 4.08.1952
tarihinde Milli Savunma
Bakanlığı İstanbul
dairesine gönderdiği Çanakkale Savaşları'yla ilgili sunuş yazısında:
"Takdimine cür'et
ettiğim ilişik yazılarım
manevî kıymetler timsali olan Çanakkale'nin ruhlara huzur veren cazibesi içinde hayalimde canlanan maziye ait şahametin ruhumda uyandırdığı üstün duyguları ifadelendirebilirse kendimi bahtiyar addedeceğim." İlgili yazı şudur:
"Türk asalet ve kahramanlığını cihana tanıtan milletler tarihinin siyasî akışını çevirip Türklüğün alın yazısını çizen cihanşümul harbin kilit noktası Çanakkale.
Milletin ruhunda insanlık âleminde sönmez ve ebediyen sönmeyecek olan hâtıra Çanakkale;
Çanakkale: Devletlerin ittifak manzumelerini değiştirdi. Hâkim oldukları topraklar üzerinde güneş batmayan zengin imparatorlukların birleşerek çıkardıkları bin vesaite karşı binde bir nispette çarpışan Türk gençliğinin millî imanından döktüğü kanla "Milli Misak" hududunu çizdirdi. Memleket irfanının /100.000/ Türk gencini aziz topraklarına gömdüğü bu mübarek yurt parçasının, her dakikasının müstesna bir kahramanlık destanı ile dolu muhteşem günlerini unutmayacak, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar seni hep Çanakkale diye anacağız. Milletimiz namına gurur ve iftihar duyacağız.
VAZİYET: Boğazın methal kısmı Seddülbahir, Kumkale sükût etmiş, düşman harp sefineleri Morto Limanı açıklarından başlayarak Bozcaada istikâmetinde kademeler teşkil ettikten sonra Saros Körfezi'ni doldurmuştu. Ve karaya çıkardığı yüksek sesli ve yüksek çaplı toplarıyla Kirte berzahını ateşten bir çember içerisine almıştı.
Sanırım ki, içende kaldığımız bu ateş halesi, harp ettiğimiz mıntıkayı koparıp kaldıracak ve bir volkanın indifai gibi, denizlere gömülecekti.
HARP MINTIKASI: Kirte Köyü'nün güneyinde Kereviz Dere'den başlayıp kanlı Kirte dereleri yatak ve yamaçlarından geçerek Zığınderesi'nde, Saros sahilinde nihayet bulan beş buçuk, altı km.'lik siper hatlarıyla Güney mıntıkasının gerisini çevirmek maksadıyla Arıburnundan Kocaçimene kadar uzanan fundalıkları, yamaçları dik sırtları, sarp yarları ihtiva eden yarım daire şeklindeki düşman hattımüdafaa siperlerimizle çevrilmişti. Esas tabiyesini setir için tali mıntıkalara çıkan düşman kısa zamanlarda mahvedilerek atılmış ise de düşman 1915 senesi Temmuzu ortalarında başladığı çıkarma tabiyesiyle Arıburau Muharebe Hattı, Anafartalar batısında Suvla'nın Kemikli koylarını taşlı kireç tepelerine ulaşmıştı. İşte düşmanlarımızla bu hatlarda çarpışıyorduk.
Gelibolu berzahının dil gibi uzanmış bu dar cephesinde gemi ve kara toplarının püskürttüğü alevli dumanlar, siyah bulutlar halinde her tarafı kaplıyor, binlerce gök gürültüsünün velvelesi içinde devam eden ateş, iniltili gürlemelerle semalara yükseliyor, boğucu seslerin akisleriyle her taraf sarsılıyor, sanki binlerce tonluk dağların gürültüleri içinde, onbinlerce tüfek ve makineli tüfeklerin şakrak uğultularından çıkan kurşunlar, başların hemen üstünden coşkun sellerin akışı gibi geçiyor, bombaların, lağımların, tayyare bombalarının koparıcı gürültüleriyle, obüs mermilerinin yırtıcı sesleri içinde harp gittikçe artan bir şiddet ve şehametle devam ediyordu.
Koca Tümenlerin bile bir günlük kısa bir zamanda mahvedildiği bu mahşeri cehennemi bir nefeslik sükûn devresinde, harp sahasını dolduran, parça parça olmuş cesetlerin arasında sağ kaldıklarını hayretle görenler hayatında aziz bildiği vatanı için batan güneşler gibi renkler içinde yatan şühedanın mukaddes hatıralarından doğan ve sineleri doldurup taşan kudretle, ölümü hiç düşünmeden yurdumuzun kapısını kahir düşmanlara karşı kapamaya, geçilmez bir hale getirmeye, imanlı bir azimle son dem hayatlarına kadar çalışıyor, artan bir gayretle uğraşıyorlardı.
-Ölümden Korkma- Allah'ın izni olmadıkça kimse can veremez. Başa gelmesi mukadder olan her şey mutlak gelecektir. Onu sarsılmaz bir yürekle karşılamak gerekir. Bu azim ile dağlar devrilir, müşküller yenilir. Her yaradılış bir ölçüye tabidir. Kur'anda bu ölçü takdir manasınadır. Takdir; bütün mevcudat ve mahlûkatın tabi bulunduğu kanundur. Değişmez, değiştirilemez. Bu düsturu hikmeti rehber olunca ölümden de korkulmaz. "Harp, Savaş" yedibuçukluk sahradan sonra, onbeşlik obüslerden başlayıp, otuzsekizlik ağır mermilerin düştüğü kara parçalan zelzelelerle sarsılıyor, infılâkten husule gelen seslerle karışık parçalanmalardan isabet ettiği yerde, ne bulursa zerrata taksim ederek, kopardığı kanlı taşları parçalamış demirleriyle beraber minareler boyunca yükselerek dağıtıyor, alevli siyah dumanlar içinde fışkırarak yükselen bu topraklar; canlı kalanların üstüne yığılarak onları ölmeden görmüyordu.
Her taraf dumanlarla karışmış, alevler içinde yanıyor, topraklar insan ve şüheda kanı ile yoğruluyordu. Büyük şairimiz Akif in dediği gibi: "Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda" numunesini gösteriyordu. İşte bu bunaltıcı ölüm çemberinde harp bütün şehametine devam edip gidiyor. Çanakkale; bu mübarek vatan parçası, dünya ölçüsünde bir inhidamın ma'kesi oluyordu. Öyle günler oldu ki, müdafaa siperlerimizin bulunduğu beş yüz metre karelik müstatili bir sahaya düşman ateşini azami teksif ederek on binlerce mermi yağdırdı. Bu ufacık kara parçasını havanda döver gibi durmadan dövdü. Siperlerimizde tüfek, makineli tüfek ne varsa parçalanarak üç beş metre derinliklere gömüldü. Karşısında canlı kimse kalmadığını anlayan düşman ateşi ile açtığı gedikte genişlemeye ve ilerlemeye çalıştı. Hasıl olan vaziyet derhal müdafaamızla çevriliyor, cenahlardan ve koltuk siperlerden yapılan mukabil taarruzlarla ihata, düşmanı girebileceği mıntıkada imhaya, takatin üstünde bir gayretle uğraşılıyordu.
Geceli gündüzlü devam eden bu hunrizane çarpışmalarda sahayı harp cesetlerle doluyor, muharebeler devam ederken gömülemeyen ölüler de yaz günlerinin sıcağında hemen tefessüh ederek muhitteki hava teneffüs edilmez bir hale geliyordu. Bu ikrah verici kokular arasında gıda almak mümkün olmadığından, gıdasız, uykusuz tahammül edilmez meşakkat ile harap olan hayat sönüp gidiyordu. Bir çok yerlerde siperlerimizle düşman siperleri arasındaki mesafe on metreyi geçmiyordu.
Her iki taraf siperlerinin önlerine attığı yek diğerine bağlı dikenli telin /Kirpi denilen/ manialarla bu aralıklar kapatılıyor, ani baskınlara karşı daima bir teyakkuz içinde sathi bir emniyet temin ediliyordu. Bazı mevzilerde ise aramızda bir mangalık siper boş bırakılmak suretiyle aynı siperler hattında karşılaşılıyordu. İhtiyat kuvvetleri yetişip mevzilerimizi teslim alıncaya kadar düşmanlarımızla boğuşarak muannidane boğazlaşıyorduk.
Türk azim ve imanının çizdiği bu ölüm ve kalım hattında düşman bir gün, bir lâhza Kocaçimen'e çıkarak sevinç içinde boğazın sularını görmüş ve nihai zafere ulaşmak hülyasıyla bir dakika yaşamışsa da büyük kurtarıcı ATATÜRK'ün iman ve iradesiyle süratle yetişebilen kuvvetlerle derhal mukabil taarruza geçilerek tard edilmişti. Türkün ölümü hiçe sayan salveti ile vatanı için istihkarı hayat derecesine hiçbir hırsi menfaat düşünmeden milletimizin üstün fedakârlığı feragatin yüksek timsali ve cihanın pek güzel tanıdığı hakiki kahraman Mehmetçiğimizin her maniayı aşan, müşkülleri delen süngüsü ile düşmanı bir daha avdet etmemek üzere eski yerlerine atmış, güney cephesinde de mukayese kabul edilemeyecek üstün vesaitine rağmen çıkamadığı Alçıtepe eteklerinde kahhar kuvvetiyle eritilmiş olarak tutunmaya çalıştılar.
Topraklarımız bu suretle karış karış müdafaa edilmiş, vatanın her karış toprağı için yüzlerce şehit vermiştik. Harp sakatları ile malûl gazi denilen canlı şehitlerle memleketimizi intibah levhalarıyla doldurduk. Hiç unutmayalım ki Çanakkale Türk milletinin memleket irfanına, ırkımızın gençliğine çok pahalıya mal olduğu da ruhlarımızda, duygularımızda paha biçilmez yadigâr kaldı.
Türk'ün azmini, imanını yenemeyeceklerini anladılar. Meydanı, harbi bırakıp çekildiler.
Tarih boyunca gelen Türk şehameti Çanakkale'ye münhasır değil, Kafkas'ın karlı, buzlu şahikalarında, Sina'nın, Irak'ın kızgın ve ateşin çöllerinde, Hicaz'la İran'ın iç topraklarında müttefiklerimizle beraber Avusturya'nın, Galiçya, Romanya, Makedonya, İtalya'nın İzonzo Cephelerinde de ayni hissi fedakârlıkla çarpıştık. Türk'ün asaleti ruhiyesini bütün dünya milletlerine tanıttık. İşte koca bir tarihi dolduracak olan İstiklâl Harbimiz de istiklalimizi kazandırdı.
Bugün Kore'de, asırlardır duyula gelen Türk; kahramanlık ve mertliğini en canlı ölmez örneklerle insanlık tarihine temiz kanı ile yazıyor. Şehamet destanları yaratarak Türk'ün adını bütün dünyaya tanıtıyor. Süngüsünün ucunda beşeriyetin emniyetini sağlıyor. Evet Çanakkale dünya tarihine Türk milletini haritai alemden silmek için ittifak eden İngiliz, Fransız ve Rusların muazzam kuvvetlerine ve tarihin bu acı ihtimaline karşı, her fertte savaş imanını, beden takatinin, zekânın ve nihayet Türk ırkına has imanlı cesaretin, beşer hududu üstüne çıkmasına âmil oldu.
Gaza kılıçlarının üstüne yazılı -Allah bizimle- ismi celâlini sure-i ihlas ve tevhit ile tekrar ederek meydan-ı gazada ecdatlarına lâyık birer evlât bulunduklarını gösterdiler. Tarihin aydınlığı içinde apaçık görünen yeryüzündeki insanların şüphesiz en büyüğü Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in sözlerinden ilham alarak "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiretine çalış" vecizeleriyle çalıştılar ve kazandılar.
Ey vatanımızın aziz parçası;
Seni, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar; hep Çanakkale diye anacağız. Ve milletimiz namına gurur ve iftihar duygusu ile nesiller boyunca övüneceğiz.
Ey candan ziyade sevilen vatan, eşsiz güzelliklerle dolu cennet vatanını, semalara yükselerek göklerde ihtişam eden bayrağımızın hakimiyetinde ebediyen yaşa! Türk'ün sana olan cevher ve aşkıyla sonsuz yaşa!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Cuma 21 Mayıs - 16:37

10.Bölüm

ALAY KOMUTANI YARBAY ŞEFİK BEY

Şimdi 1952 Cesarettepe Mehmet Çavuş Şehitliği'ndeyiz. Çanakkale Savaşları'mn 27. Alay Komutanı olan Mehmet Şefik Bey, uzun boylu, yüz hatları derin çizgilerle resimlenen, ince yapılı, kumral kırmızı bir zat. Elbetteki yaşlı, fakat vücudunun dikliğinde sağlam bir asker heybeti var. Mikrofonun başına geldiği vakit pek yakınında idim.
Uzun çenesi, söz etmesine birkaç saniye mani olacak derecede, ağzına yapışmıştı sanki... Şakaklarında ve kulak diplerinde heyecanının atışları görülüyordu...

Bir sis perdesi ile örtülmüş gibi duran gözlerinin o anda, savaş sahnesinden başka hiçbir şey görmediğine, kulaklarının top ve mermi tarrakalarından başka hiçbir ses duymadığına, bütün maddî ve manevî alemi ile o savaş sahnelerini yaşadığına kani idim.
Bu muhterem asker, tezahürleri elle tutulacak kadar meydanda olan hissiyatına rağmen manâ ve mahiyet itibarıyla örnek bir konuşma yaptı. Kudret ve kabiliyetimizi belirtirken düşmanın asil çehresini de tersim etmeyi unutmadı.
Bu konuşmayı takip eden sahneyi, belki bütün ömür boyunca aynı duygu ve heyecan içinde görmek bilmem bir daha nasip olabilecek midir?
Göğüslerinde bu savaşlarda aldıkları madalyalar bir sıra halinde dizili duran İngiliz ve Fransız temsilcileri ile Şefik Bey'in bir arada ve saygılı bir yakınlıkla objektif karşısında durmaları ve müteakiben Fransız eski muharibi olan zatın selis lisanı ile Çanakkale Savaşları'ndaki mert düşmanlığı belirten konuşması unutulacak sahnelerden değildi.
Bir ara, sakallan ağarmış, yüzleri yanık, birinin sağ kolu boşlukta olan civar ahalisinden 4-5 kişi hafifçe iteleyerek bana telaşla "Şefik Bey nerede?" diye sordular. Gösterdim, yol açtım ve seyrettim.
Şefik Bey'in bir elini bırakıp diğerini alıyorlar, dudaklarında, alınlarında dolaştırıyorlar, öpüyor, öpüyorlardı. Eski komutan da onları kucaklıyor ve yıllarca hasret kalmış bir kardeş manzarasında, birbirlerinden ayrılmıyorlardı.
Mehmet Şefik Bey'in Alayında nefer imişler...
Şefik Bey mikrofona dönerek, artık iyice titreyen sesi ile dedi ki:
"Siz bunların şimdiki bu yaşlı, sakallı hallerine bakmayınız. O zaman hepsi levend gibi delikanlı idiler..."
Ve tekrar sarılıştılar. Ömrün yarısından fazla eski zamana ait bu küçük ve büyük münasebetinin bunca yıl sonraki içli tezahüründe ölüm yoldaşlığı yapmış olmanın, askerliğin hususiyeti vardı.
Daha sonra ecnebi muhariplerle sarmaş dolaş olmaları ve fotoğrafçılara sahne teşkil etmeleri bütün ziyaretçileri hıçkırıklara sürükledi.
Şefik Bey ve Şefik Beyler çok iyi komutan, elini öpenler ve öpemeyenler de çok iyi asker idiler... Çanakkale bugüne, bu sebeplerle, bugünkü iftihar tablosu halinde intikal etti.
Ortalık birden bire sessizleşti... Hareketler azaldı... Kalabalıktan bazısı çömelerek, bazısı dayanacak bir yer arayarak avuçlarını semalara doğru açtılar... Şimdi bu insanlar: Babasını, kocasını, ağabeyini, amcasını yahut yakınından birini veya aylarca can yoldaşlığı yaptığı arkadaşını bu topraklara vermiş olan ziyaretçiler, ellerini göklere açarak ulu tanrıdan rahmet dileyeceklerdir. İçlerini dolduran, göğüslerini tıkayan ve burun deliklerini sızım sızım sızlatan aynı acının müsekkini olmak üzere, müşterek imanın herkes için aynı olan kelimelerinde şifa arayacaklardır. Ruhlara kuvvet, ölmüşe rahmet sunan Allah'ın o muazzam vahdeti önünde, herşeye kadir ve kulları için rahim ve şefik varlığının himayesi altında ondan doya doya mağfiret talep edeceklerdir.
Dinimizin bize verdiği inanca göre Allah ki o mukaddes ölülere, bu vatan için hayatını feda ederek kendisine konmuş olan ebedî varlıklara "şehitler"
denilmesine müsaade etmiş ve indindeki en makbul köşeyi onlara tahsis etmiş olmakla rahmet, şefkat ve mağfiretinden azami derecede nasibedar kılmıştır... Bununla beraber hayatta olanların bağırlarındaki yaraya bir teselli melhemi bulmak ümitlerinin işareti olmak üzere bu mükerrer niyazlarını şüphesiz kabul edecek, gufranından o berhayat ölüleri elbette bol bol hissedar edecektir...
Başında beyaz sarığı, sırtında cübbesi ile bir din adamımız mikrofonun önüne yaklaşınca işte bu kitle, yüreğinin bütün kudreti ile Allah'ından yapacağı taleplere karşı "âmin" demek üzere hazırlanıyordu...
Hocaefendi takatinin bütünü ile duaya başladı. Her cümlesinin sonunda yürekten kopan âminler fezalara yayılarak niyazları Allah'a ulaştırmak için gittikçe yükseldiler. Her âmin, Allah'ın rahmüşefkatine varılmış olmanın inşirahından kuvvet alıyor ve şefaat dileyicilerin kalplerini de baskılardan kurtarıyordu...
Bu, cidden heybetli bir manzara idi...

ŞEHİT KIZI HACER HANIM 17 NİSAN 1954

Piyade Alayı'nın 2. taburunda Mülazımevvel
Abdulhayır'ın oğlu Yahya ve kızı Hacer Gencel'dir. Kendilerini hürmetle selâmlarız. Onlar yalnız babalarına değil, oradaki bütün şehitlerin ruhlarına hitap ettiler. Uğrunda severek canını verdiğin topraklarımızda ebedî uykusunu uyuyan babacığım.

Bugün seni ziyarete geldim. Yüzünü görmediğim, sesini duymadığım baba, senin silah arkadaşlarınla yarattığın binbir menkıbeyi dinleyerek bugün Çanakkale'ye geldik. Ve şimdi dönüyoruz. Dünden beri elimizde aziz ordunun taziye kartı ile seninle omuz omuza harp etmiş arkadaşlarını aradım. Ve ben senelerden beri ulaşamadığım emelime ancak bu muhterem topluluk arasında böylece ulaşabildim. Nitekim seni gayet iyi tanıyan Sayın Ali Bey'den karşılıklı ağlaşarak hatıralarını dinledim. Şimdi çok büyük bir huzur içinde dönüyorum.
Annem anlatıyordu; ben o zaman dünyada yokmuşum. Çanakkale'ye vatan müdafaası için çağrıldığın zaman düğüne gider gibi koşmuşsun, heyecandan uçmuşsun. Bilhassa vazifeni yaparken şehit olmak, senin için önüne geçilmez bir emelmiş... Baba, Allah sana bu muhteşem mertebeyi nasip etti. Ben de sana lâyık bir şehit kızı olmaya çalışmış bir insan olabilmem için uğraşıp durdum. Ömrümün sonuna kadar da uğraşacağım.
Eğer bir gün vatan müdafaasına mecbur kalınırsa hisseme düşenlerden fazlasıyla vazifemi tamamlayacağım. Nasıl sen de, bundan eminsin değil mi? Damarlarımda senin kahraman kanın var. Ve ben omuzlarda cephane taşımış nice Fatmaların, Ayşelerin kızı değil miyim? Rahat uyu baba. Bu toprağın altı senin gibi yüz binlercesiyle ekili... Onların meyvaları da elbetteki sizlere benzeyecek..." Bundan emin olmalısınız.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) C.tesi 22 Mayıs - 12:37

11.Bölüm

"YETİŞ YA MUHAMMED! KİTABIMIZ ELDEN GİDİYOR"

Seddülbahir'de bizim karşımızda Fransız kıt'alan vardı. Bunlar arasında bilhassa Senegalliler bulunuyordu. Bunlar cidden harpçi ve cesur idiler. Bizim süngü ve kasaturalarımıza mukabil, onların satırları meşhurdu. Bu satır yaraları da cidden amansızdı. Ama onları da korkutan ve titreten bizim Mehmetçiklerimizin / Allah Allah / naraları ile süngü hücumları idi. Onu gören ve işiten bir Senegalliyi siperde tutmaya artık imkân ve ihtimal yoktu.
Birgün gene bir ölüm kalım harbine tutuşmuştuk. Düşman topçuları evvelâ siperlerimizi alt üst etti. Kesif düşman askerleri sel gibi hücuma kalktılar. Mukabelelerimiz fayda vermiyordu.
Düşmanı durduramıyorduk. Nihayet Senegalliler siperlerimizin bir kısmını işgal etti. Erlerimiz Kereviz dereye sığındılar.
Düşman için yol açılmıştı. Çünkü bundan sonra müdafaa hattı yoktu. Düşman Soğanlı dereye inecek ve tam Çanakkale'nin karşısında Boğaz'in en mühim bir mevkiini ele geçirmiş olacak, donanmasının yardımıyla bütün gayeleri olan İstanbul yolu da bu suretle kendilerine açılmış bulunacaktı. Ben bir kısım sıhhiye efradımla bu ani ve müthiş hücum karşısında çekilmeye imkân bulamadım.
Siperde vazife yaparken esir kaldım. Başımıza dikilen Senegalli, simsiyah yüzünden akan terlerle güneşin karşısında adeta bir bronz heykel gibi elinde satırı ile duruyordu. Mukabeleye imkân da yoktu. Çünkü düşman askerleri bizleri geride bırakmış, siperlerimizden atlamış, Kereviz Dereye inmeye başlamışlardı. Fakat kaç dakika geçti hatırlayamıyorum, müthiş bir /Allah Allah/ sesi kulaklarımızı yırttı. Başlarında Alay kumandanımızın himaye ettiği o, mütevazi ve dindar kahraman 1. Tabur Kumandanı Binbaşı Lütfi Bey, maneviyatı bozulmuş askerlerin başına geçmiş YETİŞ YA MUHAMMED KİTABINIZ ELDEN GİDİYOR diye naralarla askerleri heyecana getirerek ileri atılmış ve bu sefer arkasına takılan erlerimizle bizim siperlerimizi tekrar düşmandan istirdat etmişti. Bu gürültü arasında başımızda dikilen Senegalli de bizi bırakıp canını kurtarmaya uğraşan arkadaşları ile beraber kaçtı. Onları takip eden kahraman askerlerimiz kükremiş aslana benziyor, peşine düştükleri düşmanın sırtına süngüsünü taktiği gibi o koskoca vücutları fırlatıp atıyordu. Bu şehamet karşısında, ona mukavemet edecek bir kuvvet yoktu ve olamazdı.
Bu şekilde ilerleyen erlerimiz bizim siperleri istirdat ettiği gibi düşmanın da bir iki siperini zaptettiler. Nihayet düşmanın kesif mitralyöz ve makineli tüfek ateşi karşısında daha ilerlemeye imkân bulmayarak düşman siperlerine yerleşmişlerdi. Biz korkunç bir rüyadan uyanır gibi idik. Harp biraz mayna verdi. Geride Alay Kumandanının etrafında toplanan subaylar bu mütevazi kahramanın yarattığı mucize karşısında şükranlarını ifade edecek kelime ararken, Alay Kumandanımız /İşte, dedi. Görüyorsunuz ya himayemi çok gördüğünüz ve serzeniş ettiğiniz bu zatı ben bugün için tuttum/ diye ona olan itimat ve sevgisini izhar etti. Sonra haber aldım. Bu binbaşı Lütfi Bey, Çanakkale'den sonra İran'da girişilen bir çevirme hareketinde Kirmanşah'ta şehit olmuş, Allah rahmet eylesin.

ÇANAKKALE'DE ÇARPIŞAN SENEGALLİ ZENCİLER

Yakın siper muharebelerinden lâğım patlatıldığı yerde hasıl olan büyük çukuru iki Fransız subayının idare ettiği ve Senegalli zencilerden sureti mahsusada yetiştirilmiş 40-50 kişilik bir muharebe grubu ile işgal ettiler. Kahraman 55. Alayın yaptığı bir süngü hücumu ile gelenlerin kısmı azamı imha edildi. Sona kalanları esir alındı. Fakat Fransızlar bütün bu Alayın siperlerini kara torpilleriyle bombardıman ettiler. Yaralı olarak elimize esir düşen bir Fransız subayı, havadan tepemize doğru inen kara torpillerini gördükçe bunları icat eden Fransız mühendisini lanetle yad ediyordu. Çünkü her düştüğü yerde canlı adam bırakmıyordu. İleri hatlarda bulunan birliklerimiz o güne kadar düşman siperlerini tarassutla beraber havadan gelen bombaları da gözetlemek mecburiyetinde idiler. Ondan sonra da yeri dinlemek mecburiyetinde kaldılar. Yer altından gelen kazma sesleri ikinci lâğımın hangi siperlerimizin altında patlayacağını bize hissettiriyordu. Sağa sola kaydırmak suretiyle orayı muvakkat bir zaman için tahliye ediyorduk. Ve bu patlama esnasında gelen düşman erlerini evvelce aldığımız tertibatla, ağır makineli tüfek ateşiyle imha ediyorduk. Mukabeleten biz de Fransız siperleri altında patlatmak üzere lâğım kazmaya başladık. Günün birinde her iki tarafın lâğımları yer altında birleşti. Lâğım içerisinde el bombaları ve süngülerle kahraman erlerimiz Fransız erlerini imha ederek lâğım patlatma işine nihayet verdiler.
Bu suretle Çanakkale'deki Türk kahramanlığı dünya milletlerinin talimnamelerinde yakın siper muharebesi diye bir kısım açtırmaya sebep oldu.
Senegallüeri Bir Çanakkale Kahramanı Hasan Yolar'dan Dinleyelim:
Hasan Yolar, gözlerini kırpıştırarak Senegalli askerleri öyle bir anlatıyor ki hayran olmamak elde değil... Dinlerken zannediyorsunuz ki karşınızda bir Arap asker var. Palasını çekmiş ve başınıza dikilmiş...
"Bu kara herifleri tek korkutan şey Allah Allah sesleri idi" diyor Hasan Yolar. "Nasıl ve ne zaman ki Allah Allah sesleri duyulur bu zencilerden ortalıkta bir tane kalmazdı... Bilirlerdi süngümüzün tadını... İngilizler ve Fransızlar açıkgöz oldukları için hep Senegallüeri ön plâna sürer ve onları iyice harcadıktan sonra kendileri taarruza geçerdi... Onun için Senegalliler bilirdi bizim nasıl savaştığımızı..."
Hasan Yolar, Esat Ezerler ile birlikte bir gece 14 tane Senegalliyi esir alarak bizim siperlere getirmişler... Hepsi de korktuklarından ağlayıp, askerin süngüsünü göstererek ellerini gözlerine götürüyorlarmış...
Basında 2002/Senegal Dünya Kupası Maçı münasebetiyle Çanakkale Savaşları'na atıf yapılarak yanlış haberler çıktı. Yani Fransızların emrinde Çanakkale Savaşları'nda savaşan Senegalliler Hıristiyan zenci idi. Yonar'ın ifadesinden bu anlaşılıyor. Fransızlarla savaşa gelen Müslüman varsa onlar daha fazla Faslı, Cezayirli ve Tunuslu idi. Onları da ileriki siperlere sürmediler, geri hizmetlerde kullandılar. Belki ilk çarpışmalarda olabilir. 25 Nisan Kumkale Fransız çıkarmasında boynunda Kur'an-ı Kerim asılı ölmüş Tunuslu bir Yüzbaşı cesedi görülmüştü.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Ptsi 24 Mayıs - 14:49

12.Bölüm

KEREVİZDERE'DE ÇARPIŞAN KAHRAMAN TÜRKLER

Mensup olduğum 14. Tümen, Çanakkale Cephesi'nin en tehlikeli yeri olan Kereviztepe mıntıkasında beş buçuk ay siper muharebesi yapmıştır. Üçü Alay Kumandanı olmak üzere subay ve erlerden % 75'ini şehit ve yaralı vermiştir.
Bir Fransız topçu zabitinin /Çanakkale'de Türklerle Süngü Süngüye / kitabından alınan ve
Abidin D AVER Bey'in tercüme ettiği şu parçada Fransız Subayı Kerevizdere'yi
şöyle anlatıyor:
"- Ölüm deresi! Senin tarihini kimler yazacak? Senin sarp yamaçlarında olup biten kanlı dövüşlerden geri dönen kahramanlar çok azdır. Burada tabiatın birbiri üstüne yığılmış karışıklığı ortasında kahramanlarla dövüştüler. Her karış toprak Fransa'dan gelen al kanla bol bol sulanmıştır. Korkunç ve beyhude Haçlılar Seferi, sen ne kadar asker yedin...?"
Eserin bir yerinde: "- Türkler iyi askerdirler; cesur ve kahraman askerler, onlar, ateş hattının bu ileri noktasında korkunç kara torpillerimize mukavemet ediyorlar. Bu torpillerin içinde elli kilo nitrat do potasyum vardır. Bu müthiş bombalar patladığı zaman toprak iki kilometrelik bir sahada zangır zangır titrer, alevler, dumanlar, taşlar bomba parçaları müthiş patlama ve yırtınma ile havaya doğru fırlar, toprak azgın bir volkana yer vermek ister gibi açılır ve kahraman Türkler bu cehenneme bile mukavemet etmişlerdir.
Bir kere Çanakkale Savaşları süresince yüce Türk milletinin gözü kulağı ve kalbi buradaydı. Oradaki askerin ise kendinden önce vatanı ve dini geliyordu.
Ölen ve yaşayan, kendinden bir parçaydı. Arkadaşının yarası, kendi yarası idi. Bunu ta kalbinde duyabiliyordu.
İşte bu kadar asil ve candan bir millet yenilmez. Bunun için Çanakkale'de, efsaneleri şaşırtan bir destan yazılmıştır.

MEHMETÇİĞİN FAZİLETİ VE ASALETİ

"Necmi Onur, Haydar Mehmet Algenar Beye, Mehmetçikler hakkındaki tahassüslerini sordum. İçini çekerek şöyle cevap verdi: "- Onlar bir hazinedir. Mehmetçikler, büyük hengâme içinde, savaşı adeta bir spor faaliyeti gibi telâkki ederlerdi. Birbirleriyle yarışmaya geçerek geceleri tâ sahillere kadar inerler, ya esir alır getirirler, yahut düşman subay ve erlerinin çadırlarına baskın yapıp eşya alırlar, bunları kendi komutanlarına getirilerdi.
Siperler bazı yerlerde o kadar yakındı ki, araları 6-7 m. düşman askerleri efradımızı kandırmak için çikolata, portakal atarlar, fakat bizimkiler ya bomba ile yahut süngü hücumu ile mukabele ederlerdi. Çoğu zaman gırtlak gırtlağa da dövüşürlerdi
" Haydar Mehmet Bey, Çanakkale Muharebelerinin sonuna doğru Suriye Cephesine tayin edilmiştir. Kendisi düşman kıtalarının çekildiklerini yolda iken haber almıştır. Sözlerini bitirirken şöyle diyordu: "- Sonraki neşriyattan şunu öğrendik ki düşman birlikleri arasında, harp idaresi bakımından, Türk ordusunda olduğu kadar asla bir anlayış ve tesanüt yoktur. Düşman komutanlarında tereddüt ve anlaşmazlıklar bulunuyordu."
Hüseyin Hüsnü Alçıtepe'ye de şunu sordum

- Bu kadar müthiş bir muharebe gören bir insan olarak üzerinizde en büyük tesir
bırakan hâdise nedir?"
Tereddütsüz cevap verdi:
- Mehmetçiğin savaşırken sükûneti ve cesareti; yaralandıktan sonra sesinin çıkmaması!. Süngü hücumunda olsun, düşmanın mermileri altında olsun, bir tek neferin ah!. Dediğini işitmedim. İşte buna hâlâ hayret ediyorum."
özellikle süngü hücumundaki Mehmetçiği;
"Kimse tasvir edemez. Onu ancak, orada görmek lâzımdır. Ben Mehmetçikleri, düşmanı önüne katarak kovalarken gören bahtiyarlardan biriyim. Mehmetçikteki bu kudreti iman, azim ve vatan sevgisinde, aile namusunu korumada aramalıdır."
Hülasa I. Cihan Harbi dört yıl sürdü. Çanakkale harekâtı ise 8.5 ay devam etti. Yüzünde ot kalmayan bu topraklarda savaşın her türlüsü denendi. Kıyı savunması, taarruz, savunma ve siper savaşları. Bu direnme ile Romenlerin savaşa girmesi gecikti. Sonunda bizim yanımızda savaşa girdi. En Önemlisi de Çarlık Rusya'ya silah ve diğer yardım yolları kapatıldı ve Rusya çöktü. "Tarihin en büyük şanını oranın şehidiyle gazisi aldı. Ne mutlu Çanakkale'de savaştım diyene."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Salı 25 Mayıs - 17:20

13.Bölüm

BİR ŞEHİT MEKTUBU

Şimdi o cihan dağdağasının barut, kan ve alev dalgaları içinden, bize samimi bir dille vatan ve millet yolunda ölmenin büyük bir şeref olduğunu gösteren kıymetli bir hatırayı tekrar edeceğiz. Bu o zaman göğsünü vatan ufkuna geren isimsiz bir kahramanın kendi akrabasından birisine yazdığı mektuptur. Bu mektup bize her zaman için, ne gibi bir borç sahibi olduğumuzu hatırlatıyor. Dün Çanakkale şehidinin ve bugün Kore şehidinin ailesi; bizim hamiyetperver vicdan ve kalbimizin içinde dikilen birer vatan abidesidir. Onları, o mübarek ruhların aziz oluşunu bildiğimiz kadar bilelim. Ve tanıyalım.
Bu isimsiz kahraman, sanki öğün, mektubu yazdığı gün, vatanı için şehit olmanın sevinci içinde iken geride bıraktığı ailesi için duyduğu üzüntüyü de işaret etmektedir. Cenab-ı Hakkın en büyük ilhamını nasiplendirdiği bu kahramanın aziz ruhu önünde hürmetle eğilelim. O'nun gibi daha binlerce, yüz binlerce vatan evlâdının belirsiz mezarları vardır. İşte o mektup: "Huzura,
Ben, vatan ve millet uğrunda bana düşen vazifeyi ifa ettim. Artık gerisini size terk ediyorum. Ben cümlenize hakkımı helâl ettim. Tabiidir ki, siz de helâl edersiniz.Hemşiremin, Ziya'nın kemali hasretle gözlerinden öperim.
Muhterem amcamın ellerinden öperek dualarını her zaman beklerim. Çoluk çocuğumu evvel Cenab-ı Hakka sonra da vatana, millete ve sizlere emanet ederim. Sevgili valideme, çocuklarıma güzel bakınız. Arzularına himmet ediniz. Maaşlarının tahsisi için icap eden muamele ifası bakımından arkadaşlardan alayımızın tabur katibi ki, ayni zamanda alay katibi bulunan Hasan efendiye yazdım. Bulunduğum fırkanın kumandanı Miralay Remzi Bey'dir. Alay Kumandanı Binbaşı Halil Bey'dir. Bu isimler size lâzım olursa kendileri ile muhabere edersiniz. Binbaşımız Şevki Bey de benim gibi tehlikede bulunduğu için sağ kalırsa ona da müracaat edersiniz. Kolordu Kumandanımız malûm olduğu üzere Esat Paşa hazretleridir.
Havva Hanım hakkında lâzım gelen muamele için kâtip efendiye yazdım. Sana çok rica ederim, efradı ailemi ve validemi hiçbir vakit üzme, daima rıfk ile muamele et. Bana acımasınlar. Ben mukaddes vatan vazifem uğrunda terki can ettim, bahtiyarım. Cenabı Hak sizleri de bahtiyar eylesin. Baki cümlemizi Cenabı Hakka emanet ederim, sevgili kardeşim."
Mektubun altında imza yok. İsimsiz bir şehit. Allah makamını Cennet etsin. Şimdi bu isimsiz şehidi, şehit olmazdan önce yazdığını nasıl anlatabileceksiniz? Onu hangi cümlelerle tahlil edeceksiniz? O, Büyük bir Ahlâk Abidesidir der, noktayı koyarsınız.
Hülasa, Çanakkale topraklan bugün birçok devletin abidesini taşır. Bunların en heybetlisi Mustafa Kemal'in dediği gibi "Bu toprakları Türk sınırları içinde bırakmakla, Mehmetçiğin kendi diktiği anıttır." Onun şehit naşıdır.

HALİT - RIZA TEPESİ TAARRUZU
Düşman, 30 Mayısta 19. Tümene bir kez daha saldırdı. Yardım gerekti. Elde 3. Kolordunun 15. Süvari Alayı vardı. Artık Alay attan inerek, Şahinsırt'a göz koyan düşmana saldırdı. Geri atarak görevini yerine getirdi. Fakat kanadı biraz daha ileriden korumak için öndeki tepeyi de almak yararlı olacaktı. Hem düşman orada kalırsa 19. Tümenin kanadına yan ateşi yapabilirdi. İki bölük buraya taarruzu üzerine aldı.
Üsteğmen Amasyalı Abdullah oğlu Halit'in komuta ettiği 2. Bölük ile
Teğmen Siirtli Osman oğlu Ali Riza'nın komuta ettiği 4. Bölük saldırdılar düşmana. Sanki iki yiğit Teğmen birbirleriyle yarışa çıktı. Tepeyi önce kim alabilecek? diye.
İkisi de yakışıklı, burma bıyıklı birer gençti. Kanları kaynıyordu. İkisi de birbirinden talihli çıktı. İki bölük birden tepeye vardı. Bunun için tepenin adını "Halit-Rıza Tepesi" koydular. Gelen geçen bu çetin taarruzu yapanları ansın, diye...
Buna göre Çanakkale defterini durup kapamanın imkânı yoktur. Onun hakkında bir kitap yazıp onunla yetinmek mümkün değildir. O toprakları kanlarıyla sulayan o yiğitlerin gösterdikleri kahramanlıkları, destanlara sığdıramazsmız.
Bu itibarla Halitler, Rızalar kalbimiz size minnetle doludur. Öyle de kalacaktır.
Size malûmdur ki 87 yıl sonra bu seneki izdihamı gördünüz. Savaştığınız o topraklar üzerinde yüzlercesi ve binlercesi gözyaşı ve dua yarışında idi. Kısacası size saygımız büyüktür. Hep artacaktır. Vatan size minnettardır. Hülâsa, yattığınız topraklar Cennet bahçelerinden bir bahçe olsun.

ÇİFTE YUSUF TEPESİ

9 Ağustosta 12. ve 7. Tümenlerimiz taarruz için Anafartalar'dan batıya geçmekteydi. 34. Alay, bu iki tümenin arasındaydı. Alay, yürümüyor, koşuyordu. İki hasım birbirini gördü. İki pehlivan gibi oyun almak için öncelik kazanmaya çalıştı. 34. Alay, yıldırım hızıyla taarruza kalktı. Düşmanı önüne kattı.
Alay, adını her kişinin başka başka bildiği bir tepeye vardı. Sancağını dikti ve bu tepede savunmaya geçti.
11 Ağustosta düşman bu tepeyi almak için büyük kuvvetlerle taarruza geçti. 34. alay direndi ve karşı taarruz yaptı, düşman direndi. Burada düşmanın yaptığı beş saldırış durduruldu. İşte bu savaşlar sırasında tepenin iki başında iki bölük komutanı vardı. İkisinin de adı Yusuftu. Bu iki teğmen askerine cesaret veriyordu. Hem görevlerini yapıyorlardı, hem de oradan oraya koşuyor, yaralı taşıyor, son nefesini verenlerin ağızlarına mataralarından su döküyorlardı. Bu iki Yusuf un insanlığı, yılmazlığı, kahramanlığı, yiğitliği ve önderliği o gün her askere örnek oldu. Bu örnek hareketleri gelip geçenler ansın diye, bu tepeye "Yusufçuk Tepesi / İki Yusuf Tepesi" adını koydular.
Hülasa, Çanakkale'de çarpışanların hepsi birer Yusuf tur. Bunların hepsi de az silah ve sayılı cephane ile ama çok büyük kahramanlıklarla savaştılar. 25 Nisan günü Ertuğrul Koyunda Sabrı Binbaşı, Yahya Çavuş'a mermilerimiz sayılı, ona göre harca, bir kurşunla birkaç düşman devir diyordu. Bunun için tarih bu savaşları, hep büyüterek yazacaktır. Bunu böyle bilin; Yusuflar, Halitler ve Rızalar...

MEĞER HEPSİ DE ÖLMÜŞLER
Mustafa Çoruh anlatıyor:
"Düşman, üzerinde bulunduğumuz tepenin diplerinden usul usul bize doğru ilerliyordu. 60 kişi idik... Tığ gibi 60 delikanlı. Başımızda mektepten yeni çıkmış bir teğmen vardı. Bıyıkları yeni terleyen. Yanakları buğday renkli, gözleri henüz anne sevgisi ile pırıl pırıl parlayan... Elimizde silâh yoktu, bize silahtan daha çok insan, canlı insan lâzımdı. Ölmeyi korkudan değil, vatana lâzım olduğumuz için istemiyorduk.
Eğer böyle olmasaydı Orta Asya'dan kalkan bir millet, dünyanın en büyük ve güçlü imparatorluğunu yıkıp yerine dünyanın yegane en büyük imparatorluğunu kuramazdı. Yabancılara çarpıcı gelen de onun bu cevheridir. Bizi biz yapan unsur da budur.
Bir ara göğsümden göbeğime doğru akan ılık, ter gibi bir şey beni gıdıkladı ve kalbimin biraz üzerinde hafif sancı hissettim. Elimi göğsüme sokup geri çekince mesele anlaşıldı. Yaralanmıştım. Arkadaşlarım beni yatırdılar. Göğsümü açıp baktılar. 4 yerden kurşun girmişti vücuduma. Oluk gibi kan akıyordu. Sonrasını iyice hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde siperin içindekiler tamamıyla sessizdi. Uyumuşlar diye düşündüm. Meğer hepsi ölmüşler. Elazığlı Hasan Onbaşı başını topraklara dayamış gözleri açık ileri bakıyordu. Benim inlediğimi görünce başını çevirip baktı. "Mustafa" dedi, "merak etme, bütün arkadaşlar ölü ama ben yaşıyorum. Sana kimse dokunamaz ben yaşarken..." Bir ara iri kolların beni kucakladığını hissettim. Karanlıklara daldık. Kaçıyorduk. Bana öyle acı geldi ki bu kaçış anlatamam. Ama ne yapabilirdik ki? Epeyi yürüdükten sonra bizimkilerden bir grubun arasına karıştık. Benim tedavimi yaptılar. Kurşunlan çakı ile çıkardılar. Hastaneye kaldırıldım... Sonra öğrendim ki Elazığlı Hasan Onbaşı ertesi akşam beni taşıdığı sipere tek başına geri dönmüş ve oradan bir daha geri gelmemiş.. Gün ışıdığında o sipere gidenler 24 düşman askeri ile Hasan Onbaşının ölüsünü bulmuşlar. 4 askeri bir süngünün ucuna şiş gibi geçirdiğini anlata anlata bitirememişlerdi.
Mustafa Çoruh sustu. Ağlıyordu. Birinci Ordu Komutanı iken Alman General Liman Von Sanders Paşa, Cemil Conk ile birlikte Çanakkale'deki birlikleri denetlemeye gelmişlerdi. Mehmetçiklerin tüfek kayışları ve bellerindeki palaskalar sicimdendir. Sanders, Cemil Conk Bey'e "Ne millet be, bizde olsa bu malzeme ile askeri talime çıkaramazsınız 'belime palaska bağla çıkayım der'. Bırak şimdi palaskayı sicimi, vücuduna saplanan kurşunları çakı ile çıkarıyor ve üzerine bez basıp sipere dönüyor ve ölümü hiçe sayarak, ölümle dans ederek savaşıyor... İşte bunu izah edemezsiniz, hiçbir milletin tarihinde örneğini gösteremezsiniz!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Çarş. 26 Mayıs - 16:39

14.Bölüm

SİLİFKELİ MEHMET ÇAVUŞ

Seddülbahir Bölgesi'nde 5 Mayıs akşam üstü 7. Tümen cephesinde savaş durakladı. Yaralılar geriye gidiyordu. Ağır yaralı olanlar sedyelerde taşınıyordu. Bunlar sağlıklarına yeniden kavuşacak mıydılar? Siperlerde şehit düşenler, görevlerini yerine getirmiş olmanın sevinciyle, gülerek can vermişlerdi. Bu gidenlerin de birleşik dileği iyi olmak, gelmek, savaşmak ve sonunda şehit olmaktı. Dünya ve ahirette rütbelerin en yükseğine kavuşmaktı. 7. Tümen topçusundan 1. Batarya Komutanı Üsteğmen Sırrı, bataryasını
gözden geçirdikten sonra, geriye uzanan yaralı kafilesini seyretmeye başladı. Her yaralı ona, ayrı bir yürek acısı veriyordu. Hele biri... Bu, 4 kişinin taşıdığı sedyedeki ağır bir yaralı idi. Onu uzaklardan taşıyan kollar, biraz dinlenmek için yanı başlarına, yere koydular. Yaralı şimdi daha iyi görülebiliyordu. Başı ve vücudu sarılıydı. Çehresinde bir gözü görülebiliyordu. Yüzünde onur ve hoşnutsuzluk birden okunuyordu. İnliyordu. Bu inilti, günün bütün olaylarını anlatıyordu, sanki. Kendinden gecik yaralının susuşundan bile herşey okunuyordu: Silah, vatan ve insanlık ... sevgisi. "Silifkeli Mehmet Çavuş", dediler. Subay sedyeye doğru eğildi, sordu:
"- Bir isteğin var mı arkadaş?" Zavallının görünen tek kaşı hafifçe, alnına doğru kalktı. Hayır, istemiyordu. Subay tekrar sordu:
"- Bir isteğin var mı? Sana hizmet edeceğim. Söyle!" dedi. Yaralının gözü birkaç kez açılıp kapandı. Bir canlanma anlatan bu bakışlarla subay sevindi. Bütün dikkatini topladı. O bulutlu gözlerin nemli bebeklerinde bir ara Mehmet Çavuş'un özlemini çektiği bir gelinle bir çocuğun imgelerini görür gibi oldu. Konuşmuyordu. Konuşamıyordu. Subay, yaralının isteğini anlayamadı. Ama, onu fazla tutmak istemiyordu. Gideceği hastane çadırına bir an önce varsın diye..
"- Oğlum seni artık Sargıyerine götürelim, rahat edersin." Mehmet Çavuş'un kımıldayan dudakları hızla aralandı:
"- Yoook, gitmeeem... Beni sipere... düşman siperine..." diyebildi.Üsteğmen Sırrı donakalmıştı. Bu ne yüksek bir inanç ve ne kuvvetli bir vatan sevgisi... Subay şunları söyleyebildi:
"- Yaraların iyi olsun, yine dönersin!"
Sedye kalkmış, harekete geçilmişti. İçindekinin sarsılmaz dileği, bir daha dile
geldi:
"- Ben Allah'ıma, düşman siperlerinde kavuşmak isterim..."
Hülasa, Çanakkale Savaşları'na katılan Mehmetçiklerin taarruzdan önce abdest alıp temiz çamaşır giymeleri ve birbirleri ile helalleşmeleri ve süngüsüyle menkıbeler yazmalarının altında hep bu duygu vardır. "Allah'ına kavuşmak" Mustafa Kemal: "Ellerinde Kur'an-ı Kerim, Cennet gitmeye hazırlanıyorlardı" Hep aynı duygu: Kanlan ile Rablerine Kavuşabilmek...

KALBİ ÜZERİNE KOYDUĞU ELİNDE NE SAKLIYORDU?

18 Haziran günü 7. Tümen cephesinden 83 rakımlı tepe üzerindeki savaşlar yedi saat sürdü. Taarruz dört defa tekrarlandı ve sonuncu taarruzla tepe sahibini buldu. İki tarafın kaybı da ağır olmuştu. Yaralıların feryatları yürek parçalıyordu. Toprağın üzeri kırmızılaşmış ve yassılaşmıştı.
Görevliler ise "Bu topraklar uğrunda toprağa girmeye" hazırlananlara son hizmetlerini yapıyorlardı. Ay da onları selamlıyordu, ölümü gülerek karşılamışlardı. Erlerden biri, şehidin yanına çöktü, yüzünü barut yakmış, şarapnel misketleri delik deşik etmişti.
"- Bir piyade eri" dedi. Künye levhası, göğsüyle birlikte uçmuş, sağ elini kalbi üzerine sıkmış, öyle duruyordu. Elini gevşettiler. Avucunun içindeki tüfeğinin mekanizması idi.
Demek ki kahramanın en son saklamak istediği tüfeğinin mekanizmasıydı. Onu kalbinin üstünde tutarak, cennete gitmek istiyordu ve Huzura onunla varmak arzusundaydı. Böylece o isimsiz kahraman da Çanakkale Şehitleri kervanına katılmıştı. En son düşmana saldırdığı ve namusum dediği tüfeğinin bir parçası ile... Mehmet Çavuş da öyle yapmıştı.

EMİR SUBAYI TEĞMEN İSMAİL

126. Piyade Alayının 2. Tabur Emir Subayı Selânikli İsmail, yiğit bir subaydı. "Nerede bir taarruz veya baskın, İsmail orada bulunurdu. Tam bir savaşçıydı. Eski savaşlardaki serdengeçtiler gibi. Babasını da bilmiyordu. Anasından onun 93 Harbinde şehit olduğunu öğrenmişti.
l Mayısta gece taarruzu yapan Tabur onu önünde gördü. 17 Mayıs taarruzunda da İsmail'in büyük kahramanlıkları olmuştu. 10 Temmuz Zığındere Savaşlarında askerin önünde bir bayrak gibi dalgalanan gene İsmail idi.
Ama İsmail, 15 Ağustosta bir kurşunla allara boyandı. Yarası ağırdı. Sanki aradığını bulmuş gibi yüzü melekvari olmuştu. Sedyeye koymuşlardı. O etrafına gülücük dağıtıyor ve arkadaşlara selam götüreyim mi der gibi bir hali vardı. "Bir yudum su" diye fısıldadı, şahadet kelimesini getiriken. Ali Çavuş'un matarasındaki ılık su dudaklarına sanki abı zemzem gelmişti.
Güney Cephesi şehitler zincirine Teğmen İsmail de katılmıştı. Yiğit İsmail şunu unutma: "Bıraktığın emanete, düşman ayağı bastırmayız." "Rabbim yüzümü kara çıkarma...''

ALAYIN II. BÖLÜK ERLERİNDEN İSMAİL ONBAŞI

10 Ağustosta 8. Tümenin Conkbayırı'ndaki süngü hücumunda yüzlerce, binlerce kahramanlık arasında Bedel İsmail'in menkıbesi dillere destan olmuştu. O, 24. Alayın 11. Bölüğünde onbaşıydı. Uşak'ın Kamer Mahallesinden Ömer oğlu İsmail.
10 Ağustos 1915'te, o unutulmayacak zafer gününde, dünyanın en büyük ordularının dize geldiği o günde 8. Tümen düşmana saldırırken, İsmail de mangasıyla katıldı. Bu saldırışta erleri onunla, o da erleriyle yarışıyordu. Hain
bir kurşun İsmail'i buldu ve bacağını yaraladı. Aldırmadı. Şöylece bir sarıp, yarasından habersizmiş gibi savaşa koyuldu. Kanı kesilmemişti. Bunun için yere yuvarlandı. Dişini sıktıysa da kalkamadı.
Arkadaşları nihayet haber vermek zorunda kaldılar. Komutanı onu geriye gönderdi. Yolda fikrini değiştirdi. Ayağını, yine kendisi sardı. Doktorun da yapacağı bu değil miydi? Rastladığı birkaç eri de önüne kattı. Tekrar bölüğüne gelip savaşa katıldı. Ancak akşam savaş duraklayınca, onu geriye gönderdiler. Bu kez sedyedeydi. Ne var ki sedyenin üzerinde doğrularak, arkadaşlarına ilerisini gösteriyordu. "Düşman bu tepelerde bir daha görülmemeli". Hakkınızı helal ediniz. Helal olsun, İsmail.

NASUH ONBAŞI

Seddülbahir bölgesinde, 2. Kirte Savaşlarından sonraydı. Kerevizdere'de 12. Tümen Cephesinde savaşıyorlardı. 20-25 m. ötede çıkıntı bir yerde Fransızların bir siperi çok zararlı oluyordu. Bu bakımdan burasını tahrip etmek lâzımdı. Bu işe de 7. Bölükten Nasuh Onbaşı seçildi.
Eskişehir'in Ilıca Köyünden Ömer oğlu Nasuh, mangasından 3 arkadaş daha ayırdı. Kendi köyünden Abdurrahman, Kalecik Dalbasan Köyünden İbrahim oğlu Hüseyin, İnegöl Metrah Köyü Mehmet oğlu Mustafa. Nasuh, gündüzden keşfini de tamamladı. Bölük arkadaşları ile helalleştiler. Bölük komutanı, kahramanların arkalarını sıvazladı. "Allah, yardımcınız olsun" dedi. Arkadaşları ise gözyaşlarını tutamayarak "Nasuh, inşallah başarır ve bize geri dönersiniz" diyorlardı. "Şüpheniz olmasın".
Nasuh, "haydi arkadaşlar" deyip siperden süzüldü. Yıllar gibi uzun gelen çeyrek saat geçti. Arka arkaya üç patlama oldu. Bunu yüzlerce ve binlerce makineli tüfek mermileri takip etti. işte bu ateş arasından çıkıp gelen Nasuh Onbaşı, haberini verdi. Düşmanın ateş yuvası havaya uçurulmuştu. Ama Nasuh yalnız gelmişti. Kimsenin de dili varmıyordu, arkadaşlarını sorsun. Neticede Nasuh; "Arkadaşlar düşman siperlerinde kaldı" diyebildi. Nasuh'un yüzünde başarısının sevinci görülemiyordu. O, arkadaşlarını kaybetmiş olmanın acısına dayanamadı. Birden Abdurrahman'm annesinin arkalarından akıttığı yaşlı gözleri ile karşı karşıya geldi. "Düşmandan intikamlarını almalıyım" dedi. Dört gün sonra da giriştiği taarruzda arkadaşlarına kavuşmuş ve cenneti âlâya uçup gitmişti.
Bu yüce bir duygudur. Tarifi yapılmaz. İzah ve felsefesi için sözler yetmez. Onu yaşayanlar bilir. O zevki onlar tadabilir.
Koca Nasuh ruhun şad olsun ve ebedî hatıranın önünde minnet ve şükranla eğiliriz. Siz bu aziz milletin kalbindesiniz. Sizler orada ölmeseydiniz, kanlatınız akmasaydı ve kemikleriniz Çanakkale'de kalmasaydı; bugün biz olur muyduk? Bunu bize unutturmaya çalışsalar da başarılı olamazlar, olamadılar ve olamayacaklar. "Çanakkale Geçilmez, Geçemezler, Geçemeyecekler..."

ŞUMNULU YÜZBAŞI EMİN EFENDİ

Düşman, Arıburnu bölgesindeki Süngüsırtı'na süngü hücumuna hazırlanmıştı. Bunu 28 Haziranda yaptı ve 17. Alay Cephemize rastlamıştı.
Taarruz için iyi hazırlanılmış ve her şeyin keşfini yapmışlardı, hem karadan hem de havadan. Savaşacakları Türk tarafı, yedekleri vs. Her şeyi öğrenmişlerdi yalnız bir şeyi öğrenememişlerdi. O da Süngüsırtının, doğuştan iman cevheri ile yazılmış göğüslere emanet edildiğini...
Süngüsırtındaki insanlar, tek süngüydüler. Herbiri içinden and içmişti. Düşman buradan ileri geçemez.
28 Haziran günü, sayısız silah desteğinde taarruz başladı. Düşman 8. Bölüğün yan ve gerisine ateşten bir duvar oturtmuştu. Artık o taraftan bir yardım gelemezdi. Taaruz dalgaları kırılıyor ve siperlerin içinde savaş vahşice devam ediyordu. Bu arada Tabur Komutanı sordu: "Emin Bey kuvvet ister misiniz?" Buna karşılık vermek ve "Evet" demek arkadaşlarının ölümü demekti. Çünkü gelinecek yol, düşman ateş çemberinin içindeydi. Oradan yürümek intihar olurdu. Arkadaşlarını göz göre göre kırdıramazdı. Yüzbaşı Emin:
"- Hayır. İstemem" Tabur Komutanı yine sordu: "Savunabilecek misin?" Tek ve kesin cevap: "Evet Efendim". Neticede taarruzu durdurdu. Düşman 8. Bölük kahramanlarını aşamamıştı. Oğlander'in tabiri ile "28 Haziranda 8. Bölük tam bir destan yazmış"tı. Arkadaşları arasında da dillere destan olmuşlardı.
Koca Kahramanlar. Bu millet sizi unutmaz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Perş. 27 Mayıs - 16:54

15.Bölüm

KELİME-İ ŞAHADET GETİRİRKEN

"Oluk gibi akan kanın sıcaklığını bacaklarımda hissediyordum. Biraz koştuktan sonra yere düştüm. Nefesim kesilmişti. Boğulur gibi oluyordum. Ölüyorum sanmıştım. Kelime-i Şahadet getirirken kendimi kaybetmişim.
Birkaç dakika sonra kendime geldiğim zaman İbrahim'le diğer iki kahramanı başımda bekler buldum.
İbrahim can evinden vurulmuş bir arslan heybeliyle beni sırtladı ve iki kahramanla birlikte yaralı ve ölüler arasından geçirerek kıtalarımızın bulunduğu bir sipere götürdü. O tarihte cephe lâyıkıyla teessüs etmemiş bulunduğundan çoğu yerlerde siperler diz boyunu geçmiyordu. Devam eden kan kaybını durdurmak için İbrahim, çantamdan çıkardığı sargı bezi ile kopmuş gibi sallanan kolumu bir yandan sararken bir yandan da mahfuz bir yer arıyordu. Fazla kan kaybı kulaklarıma bir uğultu, gözlerime bir sis perdesi getirmişti. Yakınımda bir ses "onu geri götürün" diye bağırıyordu. Bu tabur kumandamın İsmail Hakkı Bey'di, Bu emir üzerine İbrahim'le diğer iki er evvelâ yaya, sonra at sırtında Soğanlıdere'deki ilk sıhhî yardım merkezine, sonra da araba ile Kilitbahir'deki çadırlı hastaneye getirildiğim vakit tahammülüm son haddini bulmuş, kendimi kaybetmiştim.
İki direkli büyük bir çadırdaki karyola üzerinde gözümü açtığım vakit ağrımın dinmiş olmasından ameliyat geçirdiğimi anladım, sol kolum yerinde yoktu. Vatan uğrunda seve seve feda ettiğim kolumdan ziyade karşımda duran İbrahim'e acımıştım. Benden ziyade o teselliye muhtaçtı. "İntikamını alacağım komutanım" diyor başka bir şey söylemiyordu.
Üç gün sonra vapurla İstanbul'a getirilip Zeynep Kâmil hastanesine yatırıldım. Kanımla elbisesi muşambalaşmış olan İbrahim temizlenmiş, ben de ıstıraptan biraz kurtulmuştum. Hastaneye yatırıldığımın ikinci günü idi. İbrahim'i karşımda buldum, " ben gideceğim komutanım, bana müsaade ederseniz" diyordu. "Nereye?" İbrahim, dedim. "Çanakkale'ye sizin intikamınızı almaya gideceğim" cevabını verdi ve;
"- Komutanım, siz hastaneye yerleştikten sonra artık kalamam. Cephedeki arkadaşlarıma "İbrahim komutam bahane etti, harpten kaçtı, dedirtmem. Gitmeliyim, mutlaka!..."
"- Öyle ise Allah yardımcın olsun İbrahim" dedim.
Elimi hürmetle öptü ve gitti. Bir müddet sonra haber aldım, İbrahim arslanlar gibi dövüşerek şehit olmuş.
İbrahim-Nasuh-İsmail Ali yada Veli, belki okur-yazar bile değillerdi. Ama o duyguları üniversite okusanız kazanamazsınız. O ilâhî bir vergidir. Kimde olur, nasıl kazanılır bilemem. Mustafa Kemal'in ifadesiyle bilinen şu: "Çanakkale'yi kazandıran işte o ruhtur".

TEĞMEN ALİ KÂZIM

Anafartalar Bölgesi'nin kuzey ucunda, Kireçtepe'ye ilerleyen düşman karşısında, Gelibolu Jandarma Taburu büyük bir kahramanlık gösterdi. Tabur erimiş, komutanı da şehit olmuştu. Düşman, ancak taburun ölüleri üzerinden geçebildi. Arslantepe'ye sonra Kanhtepe'ye vardı. Bölgedeki 3 tabur karşı taarruzla Arslantepe'yi geceleyin aldıysa da düşman savaşa 12 tabur sokarak yine yüklendi ve Kanhtepe'ye kadar ilerledi.
Grup Komutanı Mustafa Kemal öğleye doğru 127. Alayın 1. Taburunu yetiştirdi. "Kanlıtepe ile Arslantepe geri alınacak". Bombalar dağıtıldı, saflar dizildi. "Allah, Allah!" sesleriyle asker, kanlıtepe'ye çıktı. Tabur bu tepedeki düşmanı ezdi. Kalanını da önüne katarak Arslantepe'ye yöneldi.
Bölükler birer ok gibi gidiyordu. Teğmen Ali Kâzım, düşman cesetlerini çiğneyerek ilerleyen bölüğün başında, Arslantepe'nin önüne gelmişti. Ama şimdi, sıkı duran bir düşman ateşiyle, çakılıp kalmıştı. Erlerinden vurulanlar oluyordu. Burada kalmak, ölmek demekti. Geriye de dönemezlerdi. Teğmen çareyi, hep birden düşmana atılmakta buldu. Durup ölmektense, tepeye varıp can vereceklerdi. Tam atılıma kalkılacağı anda bir kurşun sağ gözünü yaraladı. Ama gözüyle uğraşıp hücumu durdurmadı. Mendili gözüne tutarak atıldı. Bölüğü ile birlikteydi. Kısa bir boğuşma sonunda Arslantepe ele geçti. Ali Kâzım ise ikinci bir kurşunla, bir yara da omzundan almıştı.
Hastaneye kaldırılırken sevinç içindeydi. "Bir göz insana yeter. Vatanımız var ya! Omzumdaki yara da herhalde zararsız gibi geliyor bana".
Ali Çavuş: "Komutanım şu yaralı kolumu kesiver. Arkadaşlar taarruzda, onlara yetişemiyorum". Yahya Çavuş ise kopan bacağını tüfeğinin kayışı ile boynuna asıp, tek bacak ile düşmana saldırıyordu. Bursalı Hüseyin ise "sakat, savaşamaz" evraklarını yakarak, tek bacak ile askerlik şubesinin kapısına dayanıp "cepheye gideceğim ve arkadaşlarımın intikamını alacağım" diye şube başkanına yalvarıyordu.

ELÂZİZLİ ASKERİ ÖĞRENCİ HULUSİ BEY

Rüştiye-yi Askeriye'yi Elâziz'de, İdadiyi Erzincan'da, l sene Çengelköy Kuleli Askerî İdadisinde ikmal ile Harbiye'ye geçmiş iken Harb-i Umumî'nin patlaması üzerine bir müddet ihtiyarî tâlim ve terbiye görerek 1330'da Çanakkale 3. Kolordu, 9. Tümen, 25. Piyade Alayına verildim. Muhtelif bölüklerinde çalıştım, l Temmuz 1331'de Zabit Vekili oldum. 26 Temmuz 1331'de Anafartalar, Conkbayırı muharebelerinde 25. Alay, 10. Piyade Bölüğünde iken yüzümden, göğsümden ve sol kolumdan yaralandım. Biga ve İstanbul Harbiye Hastanesi'nde tedavi edildim. Kanunu evvel 1331'de Anafartalardaki kıt'ama avdet ettik. 3 gün sonra düşman çekildi, l Kanun sâni 1331'de Kırklareli bölgesine intikal için Çanakkale mıntıkasından ayrıldık.

MAKİNELİ TÜFEK AVI

Arıburnunda düşman, hem kendisini yamacın böğrüne vermiş, hem iyi gizlenmiş bir makineli tüfeği siperimizin çoğu yerini ateşiyle dövüyordu. Bu ateşler, günün belirli, belirsiz zamanında ya bir yaralımıza, ya da bir şehidimize maloluyordu.
Bir akşamdı. Bölük komutanı bir sığınakta oturuyordu. Takım komutanları yanında halka olmuştu. Birkaç çavuşla er de vardı. Konu, düşmanın o ağır makinelisiydi. Bunu ortadan nasıl kaldıralım, diye konuşuyorlardı.
Bölük Komutanı, Mustafa Çavuş, sen ne dersin Can sıkmaya başlamadı mı bu makineli? Yüzbaşının Mustafa Çavuş dediği Akşehir'in Karapınar Nahiyesinden Mehmet oğlu Mustafa'ydı. Olduğu yerden doğrulur gibi oldu. Sonunda Mustafa Çavuş'un ayağa kalktığı görüldü:
"- Ben gider onu getürürüm!" dedi. Şimdi gözü yere değil, karşıya bakıyordu. Mustafa Çavuş'un yiğitliğini bilen 2. Takım Komutanı araya bir şaka sokmak istedi.
"- Mustafa Çavuş! O makineliyi satmıyorlarmış" dedi.
Kötülüğüne söylememişti ama, Mustafa Çavuş7un içine çökmüştü bu söz. Karşılık vermedi. Sığınaktan dışarı uğradı. Makineli tüfeği alıp getirmeye
gidiyordu. Düşünün bir, tek başına. Onu seven iki hemşehrisi yalnız bırakmadılar onu.
Çok geçmedi. Gecenin sessizliğini bir ateş yağmuru sarstı. Belki bir çeyrek saat böyle geçti. Herkesin keyfi kaçmıştı. Bölük komutanı düşünüyordu: "Belki bu çocuklar düşman elinde kalacaklar. Bölükçe bir hücum yapıp kurtaralım mı?" diye. Derken inanılmaz bir şey oldu. Mustafa Çavuş, makineliyi kapıp getirmişti, yiğit oğlan. Arkasında da bir arkadaşı dikiliyordu. Mustafa'nın yüzünde ne sevinçten ne de çalımdan eser vardı. Yere bıraktığı silâha dönerek:
"- Alın şu uğursuzu! Bana pahalıya oturdu." Bir arkadaşı şehit olmuştu.
Çanakkale Savaşlarında siper arkadaşlığının dengi yok. Emsali olamazdı. Siperlerden şehirlere yani İstanbul, Biga, Gelibolu gibi kasabalara yaralı getiren kahramanlar; yatılı tedavi olunca da geri siperlere döneyim diye can atarlardı. Memleketime gideyim, köyüme uğrayayım kimsenin aklından bile geçmezdi.
Nasıl bir vatan aşkı, yüce insan sevgisi. Tarifini bu zamana kadar yazacak bir müellif çıkmadı. Beşer gücü buna yetmezdi. Yani Yahya Çavuş'un, Mehmet Çavuş'un, Ali Çavuş'un 27. ve 57. Alayın kitabı daha yazılamadı.

GANİMET BÖLÜĞÜ

26.alay Komutanı makineli tüfekçe eksikliğimizin farkına varan ilk komutanlardandı. Bu silâhtan düşmanda çok vardı. Bunun için makineli tüfek avlamaya karar verdi. Gönüllü bir bölük kuruldu. Bu bölük ansızın düşman siperlerine atıldı. 9 Makineli tüfek toplayarak siperlerimize döndü. Bu tüfeklerle birlikte hayli cephane de getirildi. Sonraki savaşlarda bu silahlar çok işe yaradı. Bunlardan Alaya, ikinci bir ağır makineli tüfek bölüğü kuruldu. Adına da "Ganimet Bölüğü" denildi. Türk erlerinin usta ellerinde bu silahlar, kaptıranlara çok zarar verdi.

ORTAKLARIMIZIN KATILIM PAYLARI

Biz yardım etmeyi, yapılan yardımın da altında kalmamayı seven bir milletiz. Ama bu harpte gördüğümüz ortak yardımı bizim yaptıklarımızla kıyaslanacak kertede değildi. Biz ortaklarımızın yardımına Galiçya'ya, Romanya'ya ve Makedonya'ya birer Kolordu kuvvetle koşmuştuk. Çanakkale'de gördüğümüz yardım ise 2 Avusturya Bataryası ile l Alman İstihkâm Bölüğü idi. Ordu komutanlarıyla birkaç tümen ve alay komutanı ve subay Alman'dı. Bunlar bizim hesabımıza çalıştılar. Bunlardan 28. Alay Komutanlığı'nda bulunan Yarbay Hunger, 5 yerinden yaralandığı halde görevine devam etti. Uçak pilotu Üsteğmen Buddeke'nin hizmeti de değerli oldu. Bununla birlikte Çanakkale'de en çok
işimize yarayan kuvvet Alman denizaltı gemileri oldu. Yardımların azlığına bir de ortaklarımızla kesiksiz bir demiryolu bulunmaması ve düşmanın denizlerde üstün olması etki yapmıştır.

TOP ONARIMINDAKI MAHARETİMİZ

Silâh onarımında güçlük çekiyorduk. İstanbul'dan Tophane'den getirilen sivil, asker ustalarımızla Çanakkale'de Çim-enlik'te bir onarım atölyesi kurduk. İşten anlayan herkes geceli gündüzlü çalıştılar. 6 ay içinde 70 top, 80.000 tüfek onardılar. Başka onarımlar bunun dışındaydı.
Türk kafası başka bir çare daha buldu. Düşmanla baskınla kaptığımız ya da elimize geçen makineli tüfekleri kullanabilmek çaresi. Bu silahlar bizimkilerden küçük çapta olduğundan bizim mermileri atamıyordu. Bir tüfekçi ustamız olan Ahmet, bu makineli tüfekleri bizim cephaneyi atar bir vaziyete soktu. Gayretimizle gelecekte bilim ve sanatta gelişeceğimizin örnekleri oldu.

KIZLI ALAY

Elinde silâh, şehitlerin üzerinden uçarcasına sıçrayarak siperden sipere koşan 12 yaşında bir kız çocuğu... Mevzilere dalıyor ve düşmana kurşun yağdırıyordu. Tıpkı Doğu cephesinde savaşan 7 yaşındaki Kerim gibi.
Bu kızımız 12 yaşında 70. Alayın Onbaşılarından biridir. İsmi Nezahat. Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlılar bu Alaya Kızlı Alay adını vermişlerdi. Önceki ismi "Bardanyol Alayı". Yani Balkanlarda Bardanyol mevkiinde kendinden üç misli fazla düşmanı tepelemişti. Onun için bu isimle anılırdı. Çanakkale'de de büyük kahramanlıklar göstermiş ve daha sonra İzmit'e gönderilmişti. Alayın Tabur Komutanlarından Hafız Halit Bey Alayı Kuvayı Milliye bölgesine kaçıp, Mustafa Kemal'in emrine iltihak etmiştir.
İşte çok iyi silah kullanan ve at üzerinde uçarcasına dağlar, tepeler aşan 12 yaşındaki Nezahat Hanım: Bu kahraman Alayın, kahraman Kumandanı Hafız Halit Bey'in kızından başkası değildi.
"Küçük ve Kahraman Nezahat, Çanakkale Muharebeleri sırasında 8 yaşındadır ve annesini kaybetmiştir. Halit Bey'in hemen hemen bütün yakınları savaşlarda
tükendiği için kızını emanet edecek bir yakınını bulamayınca Çanakkale Cephesi'ne birlikte gelirler. İşte bu küçük mücahide, Çanakkale Savaşları'nın barut, şarapnel, kan ve ölüm cehenneminde yetişmiştir. Alay, İzmit'e geldiği zaman Nezahat 12 yaşındadır. Demek 4 yılı savaş meydanlarında geçmiştir. Bütün savaş ve talimlere babası ile birlikte katıldı. Ata binmesini ve silah kullanmasını çok iyi biliyordu. Yani öyle yetişmişti. Hocası da babası Hafız Halit Bey'di. Savaş meydanlarında babasına söyledikleri ise "Babacığım müteessir olma, ben sana yardımcı olurum. Gerçi annem öldü ve seni de vururlarsa, ben yine yetim kalmam, millet bana bakar" diye babasını teselli etmeye çalışırdı. 30 Ocak 1921 Pazar günü Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde. Bursa Millet Vekili Operatör Emin Bey'in bir önergesi okunuyor:
"Büyük Millet Meclisi Riyasetine: Muhtelif cephelerde, bilhassa son Gördes ve İnönü Meydan Muharebelerinde bilfiil çarpışmalara katılan ve her an askerlere ve zabitlere moral veren 70. Alay Kumandanı Hafız Halit BeyVin kerimesi 12 yaşındaki Nezahat Hanım'a ilk İstiklâl Madalyası'nın verilmesini teklif ve bu teklifi Heyet-i Umumiye'nin tasdikine arz edilmesini rica ederim,"
Zabıt Cerideleri:
Bu önergeden sonra Meclis Başkanı, Emin Bey'in izahat vermesini istiyor. Emin Bey de şu tamamlayıcı bilgileri arz ediyor. "Efendim bu "Nezahat Hanım denilen küçük hanım, mini mini hanım 8 yaşında öksüz kalmış, başka kimsesi olmadığı için babasının kucağına düşmüş ve Harb-i Umumi'de, muhtelif cephelerde harp içinde büyümüştür. Hafız Halit Bey denilen zat da, gayet kahraman bir kumandammızdır. O kahramana lâyık bir çocuktur. O çocuk, kendi eliyle 100'den fazla düşman öldürmüştür. Ne zaman bir neferin, bir zabitin sarsıldığım görse, hemen yanına koşar: "haydi beraber çarpışalım" der, onunla birlikte vuruşurdu. Bu itibarla ilk İstiklâl Madalyasını bu çocuğa verirsek, büyük bir kadirşinaslık gösteririz.
Hülâsa ikinci bir önergeyle yaşının küçük olması sebebiyle madalyanın ertelenmesi ve büyüdüğü zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çeyizini temin edecek bir hediye verilmesi teklifi ile birinci önerge ertelenmiştir. Fakat sonradan büsbütün unutularak hiçbir şekilde ödüllendirilmemiştir. Kendisi de hiçbir hatırlatmada bulunmamıştır.

BULUT İÇİNDE KAYBOLAN İNGİLİZ BİRLİĞİ

Konu: 12 Ağustos 1915 günü Anafartalar Bölgesinde Bir Bulut İçinde Kaybolan İngiliz Kraliyet Ailesi Muhafız Alayından 4. Tabur Hakkında / Norfolk /
Olayın Şahitleri: Yeni Zelandalı Frederick Rerchardt ve iki arkadaşı. Ayrıca Yeni Zelandalı Araştırmacı I.C. McGibbon konuyu inceleyip araştırmıştır.
Olay Mahalli ve Savaşa Katılan Birlikler: Türk kaynaklarında 163. İngiliz Tugayı, 35. ve 36.Türk Alaylarının 1. ve 3. Tabur Cephelerine yaklaşarak taarruza geçti, sonuçta 680 kayıp verdi. Türkler ise 282 şehit verdiler. Ayrıca 37 tutsak alınırken, 250 de tüfek ele geçirdiler. Bulut içine girip kaybolan asker sayısı da 250 idi. Elhasıl savaş mahalli Küçükanafartalar Ovası ve Kükürtlü Pınar mevkii.
Olayın Tarihî Seyri: Bilindiği üzer İngilizlerin başını çektiği bağlaşık devletlerin deniz filosu 18 Mart günü dayanılmaz bir yenilgiye uğratıldı. Bunun üzerine 25 Nisan 1915 günü kara harekâtına giriştilerse de Temmuz sonu geldiği halde istenilen başarıyı hâlâ elde edemediler. Bunun için 4 Ağustos ile 10 Ağustos arası 50.000 - 60.000 kişilik takviye birlikleri ile Anafartalar Körfezi'ne yaptıkları çıkarma ile şanslarını bir daha denemek istediler. Ama yapılan 3. çıkarmada büyük bir fiyasko ile sonuçlandı. Mustafa Kemal ve askerlerini aşamadılar. Bu savaşlar onların son çıkışları olacağı için güçlerinin tamamını kullanmak istiyorlardı. Bu itibarla her bakımdan savaş gücü yüksek olan Kraliyet Muhafız Alayı NORFOLK Birliğine de 4 Ağustos günü ÇANAKKALE'ye Hareket Emri verildi. Sözkonusu birlik 5 Ağustos 1915 günü Limni'nin Mondros Limanı'na ulaştı oradan İmroz Adası'na vardı. 10 Ağustos 1915 günü de Anafartalar Limanfndan savaş bölgesine ayak basılmıştır. Gerekli hazırlıklar da yapıldıktan sonra 12 Ağustos 1915 günü Anafartalar Bölgesi Kükürtlü Pınar Mevkiinde savaşa katılmışlardır. 22 Ağustos kaydında mevcut ise de; esas olayın meydana geldiği savaş tarihi 12 Ağustos 1915 günüdür. İşte 12 Ağustos 1915 günü ve öğleden sonra piyade ateşinin şiddetlendiği saat 16.30'da Yeni Zelandalı askerlerin ifadelerine göre: Albay Berkham'ın emrindeki NORFOLK Alayı'nın 4. Taburu diğer bataryalardan ayrılarak sağa doğru kaymaya başlıyor. Yani komşu taburlarla temaslarını kaybetmiş oluyorlar. İşte o anda NORFOLK Alayının 4. Taburu subaylarıyla birlikte, gizemli bir şekilde ve görenlerin şaşkın bakışları arasında, katı görünümlü bir bulutun içine girip gözden kayboluyorlar.
Burada hadiseyi ispatlayan ve bir o kadar da ilginç olan bir nokta da; internet kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, 1918'de İngiliz Hükümeti bir yazı ile kayıp birliğin Türkiye'den iadesini talep ediyor. Türkiye ise verdiği kati cevabında; Sözkonusu birliğin esir alınmadığı ve herhangi bir temasın bulunmadığı şeklinde oluyor. Yalnız yazının sayıları ve ekleri hakkında malûmat sahibi değiliz.
Sonuç: Hadise înternet kayıtlarında şöyle yorumlanıp özetleniyor. Yani olayı ünlü ve gizemli yapan üç faktör üzerinde duruluyor.
l. NORFOLK / Norfok / Alayındaki İngiliz birlikleri bizzat İngiliz Kraliyet Ailesi tarafından seçilerek işe alınan seçkin askerlerden oluşuyor. Bizim Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı gibi. Bu da olayı büyütüyor ve ünlü yapıyor.
2.İki Gelibolu gazisi tarafından açıklandığı şekilde hadise; NORFOLK, çok ilginç ve gizemli olarak bir bulutun içine girmesi ve 4. Taburun bulutun arkasında hiçbir kimseyi bırakmayacak şekilde yükselip başka bir istikâmete sürüklenip gözden kaybolmasıdır.
3. Esas en ilginç gerçek ise kaybolan bu 250 kişilik birliğin en azından vücutlarının bir daha bulunamamış olmasıdır. Yalnız 1919'da İngiltere'den bir heyet sözkonusu
4. Taburdan 180 kişinin ölülerini Gelibolu Yarımadasında bir çiftlik tarlasında buldukları rivayeti mevcuttur. Buradaki iki askerin üzerlerindeki özel işaretlerden Norfolk oldukları tespit edilmiş rivayetidir.Bu işaretlerden ve buradaki ölülerin 4. tabura ait olduğu tahmin edilmektedir.
Hülasa olay ilmî ve aklî olarak ispatlanması zor da olsa, Norfolk Alayı'nın tarihinde meydana gelmiş bir vakıa olarak kalacaktır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Cuma 28 Mayıs - 18:10

16.Bölüm

BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN SON MEKTUBU

/Mektubu yazan; İhtiyat Zabit /yedek subay/ namzedi Ethem, İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfa devam ederken aynı zamanda Beyazıt Numune Mektebi'nde öğretmendi /1915/. Gönüllü olarak katıldığı Çanakkale Savaşı'nda bu mektubu yazdıktan sonra şehitlik mertebesine yükselmiştir/.
Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesine;
Nimet Amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşil bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım.
Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum. Okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgârlara mukavemet edemeyerek eğilmesi bana annemden gelen mektubu selamlıyormuş gibi geldi. Hepsi benden tarafa eğilip kalkıyordu. Ve beni annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.
Gözlerimi dağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sedayı ve beni tebşir ediyorlardı.
Nazarlarımı sola çevirdim çığıl çığıl akan dere bana validemden gelen mektuplardan dolayı gülüyor, oynuyor ve köpürüyordu.
Başımı kaldırdım gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım.
Benim sevincime iştirak ettiğini yapraklarıyla, rakslarla anlatmak istiyorlardı.
Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül tatlı sedası ile tebşir ediyorlardı.
Hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarıyla göstermek istiyordu.
İşte bu geçen dakikalar anında, hizmetçi;
"- Efendim çayınız buyurunuz, içiniz" dedi.
"- Pekâlâ" dedim.
Aldım baktım sütlü çay.
"- Mustafa sütü nereden aldın?" dedim.
"- Şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?"
"- Evet ne kadar güzel."
"- İşte onun çobanından aldım, parasız."
Yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde, onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmesin? dedim.
Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu:
Validen kaderine küssün ne yapalım, o da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecekti, bu ekinlerin secdelerini görecek, derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.
Şevket merak etmesin o görür belki, daha güzellerini görür.
Valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni evet seni mutlaka buralara getireceğim ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişlerdi. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.
Ey Allah'ım, bu ovada sesi ne kadar güzeldi. Bülbül sustu, ekinler bile hareketten kesildi. Dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat arasında namazı kıldım. O güzel yeşil çayırların üzerinde diz çöktüm.
Bütün dünyanın dağdağasını ve debdebesini unuttum. Ellerimi açtım. Gözlerimi yukarıya diktim, ağzımı açtım ve dedim ki;
"- Ey Türklerin Ulu Tanrısı, Ey şu öten, koşan, şu gezen, meleyen koyun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların hali ki,
Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak.
Çünkü böyle güzel yerler seni mukaddes tanıyan ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.
Ey Benim Yarabbim. Şu kahraman bütün dilekleri, ismi celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Bu şerefli dileği ihsan eyle.
Huzurunda titreyerek böyle güzel sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya bütün bütün mahvet.
Diyerek dua ettim, kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
Anneciğim, oğlun Halil de benim gibi güzel yerlerdedir.
Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da bizi de götürürler bir düğün yaparız, olmaz mı? Kadir'e mektup yazdım.
Valideciğim evdeki senetleri vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz.
Çantayı al sandığa koy. Ben sana vaktinde anlatmıştım, bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O payı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister?
Çamaşır falan istemem, paralarım duruyor. Allah razı olsun. 4 Nisan 1331/1915 Oğlun Hasan Eteni

NOT:
1. Şehit Muallim Ethem. Niğde'nin "And-Ulus" /Hacı Abdullah/ Köyünde 28.2.1890 tarihinde doğmuş ve 19 Nisan 1915'te şehit olmuştur. /Birliği: 3. Kolordu, 19.Tümen /Kumandam: M. Kemal /******/ 57. Alay, 2. Tabur, 6. Bölük/.
2. Şehit Ethem o tarihte 25, annesi Zeynep 41 yaşında idiler. Yine mektupta bahsi geçen kardeşi Halit 22 yaşında olup Çanakkale'nin diğer bir cephesinde, kardeşi Hilmi 16 yaşında Öğrenci, kardeşi Şevket 10 yaşında öğrenci, sütkardeşi Kadir 24 yaşındadır.
3. Mektupta bahsi geçen "Divrin" annesinin doğduğu Niğde'nin bir köyüdür.
4. Mektupta adı geçen kardeşi Halit /l894/ de ağabeyi ile birlikte Çanakkale Savaşı'na katılmış, Kirte Köyü ilerisinde Zığındere'de yaralanmış, gazi olarak sağ kalmış, 31 yıl Emniyet Teşkilâtı'nda çalışmış. Komiser olarak emekli olmuş, 1948 de vefat etmiştir.
5. Prof. İ.H. Baltacıoğlu, yayınladığı "Mektepli" dergisinin 9.3.1933 tarih ve 25 nolu sayısında başyazı olarak "Muallim Ethem Nasıl Öldü" başlıklı bir makale yayınlamıştır.
6. Şehidin adını taşıyan yeğeni Ethem Ruhi Üngör /1922/; 1966'da yayınladığı "Türk Marşları" kitabını ona ithaf etmiştir.
7. Bu mektubu arkeolog İlhan Akşit, "Çanakkale Savaşları" /1973/ adlı kitabında yayımlamıştır /s.74-77/.
8. Bu mektup, "Hayat" dergisinin 13 Mart 1975 tarihli sayısında aslının fotokopisi ile birlikte yayımlanmıştır.
9. Bu mektup, "Orkun" Dergisi Mart 1983, sayı:9, sayfa: 16'da yayımlanmıştır.
10. Bu mektup ayrıca; binlerce nüsha basılıp 1970-1985 yılları arasında "Çanakkale Savaşları 1915 Harp Hatıraları Koleksiyonu Müzesi"nce ziyaretçilere sunulmuştur. /Aynı mektup baskısı, bazı edebiyat ve tarih öğretmenlerince ayrıca bastırılarak öğrencilere dağıtılmıştır./
11. Arkeolog İlhan Akşit'in Çanakkale Arkeoloji Müzesi ve Çanakkale Müzeler Müdürü olduğu yıllarda Abide Müzesi'ni ziyaret eden /1977/ zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk beraberinde Müzeyi gezdiren İlhan Akşit'ten vitrindeki bu mektubu kendisine okumasını istemiş ve mektup okunurken gözyaşlarını tutamamıştır.
12. Bu mektup; "Kolay İlân Gazetesinin 31.8.1982 tarih ve 277. sayısında yayınlanmıştır.
13. Bu mektup; Vahap Okay'ın 1986'da yayınlanan "Anadolu Konuşuyor" /Anadolu' dan Türkiye'nin Kalbine/ adlı kitabında yayınlanmıştır.
14. Bu mektup halen Çanakkale'deki "Abide Müzesi", "Deniz Müzesi" ve "Milli Parklar Müzesi"nde teşhirdedir.
15. Mektubun aslı, şehidin yeğeni Ethem Ruhi Üngör'dedir.

LÂĞIM ÇARPIŞMALARI

Eski savaşlarda lâğım çarpışmaları çok kuvvetli tahkimatlara karşı kullanılmıştı. Meselâ Rodos'un fethinde ve Viyana Savaşları'nda şiddetli lâğım çarpışmaları olmuştu. Özellikle muhkem kalelerin tahribatında lâğım düzeni savaşı yaşanmıştır.
Çanakkale Savaşları'nda ise Mehmetçik, bol silah ve cephaneye sahip değildi. Gönüllü gelenlere bazen silah bile bulunamıyordu. Bazen de 100 askere 30 silah düşerdi. Artık kura çekiliyordu. İşte bu vaziyet karşısında düşmana yeraltından lâğım patlatalım ve süngü ile saldırıp imha edelim şeklinde düşünülmüştür. Hem cephaneden tasarruflu oluşu da bir gerçektir.
Siperlerin bu kadar yakın olması ve hücum ile arazi kazanmak imkânı bulunmaması, her iki tarafı da bazı hileler, çareler düşünmeye mecbur ederdi. Hile şöyle olurdu: Düşman toprak altından bizim siperlerimizin altına doğru lâğımlar kazar ve tam siperlerimizin altına geldikleri zaman oraya dinamit koyarak siperlerimizi berhava eder ve bu suretle açılan çukura hücum ederek yerlerimizi işgal eder, bize de birçok zayiat verdirirdi. Sonraları bu hileye vakıf olan subay ve erlerimiz çok dikkatli oldular. Bazen toprak altından gelen sedalara kulak verirler veyahut karavanalarını toprak üzerine yatırıp, kulplarını toprak altından gelen kazma sademesiyle husule gelen titremeye dikkat ederek düşmanın siperlerimize yaklaştıklarını anlar, karavana kulplarının titremesi kesildiği an derhal siperleri tahliye ederek geride lâğımın patlamasına intizar eder ve patlamadan sonra da düşmandan evvel açılan çukura hücum ederek düşmanla siperde karşılaşır, orada kanlı boğuşmadan sonra sipere hakim olurdu. Son günlerde erlerimiz hayli tecrübe sahibi olduklarından, düşmana bu hilelerle ilerleme fırsatını vermiyorlardı.
İlk defa 2. Tümenin 19 Mayıs Savaşları'nda ağır kayıplar vermesi üzerine lâğım saldırısı gündeme gelmişti. Başlangıç olarak 28 Mayısta 5. Tümenin Bombasırtı'ndaki 14. Alay cephesinden İngiliz siperlerine bir yer altı girişi yapılmıştı. Şöyle ki; Bombasırtı'ndaki siperlerin arasındaki mesafe 10-15 metre idi. Mustafa Kemal'in ifadesi ile 8 m. 5. Tümenin İstihkâm Bölüğü 27 Mayıs akşamına kadar düşman siperlerinin altına kadar girip gerekli hazırlığı yapmış ve 28 Mayıs sabahı saat 03.30'da infilâk ettirilmişti. Sonra da siper ele geçirildi. Bu olaydan sonra aynı savaş şekline İngilizler de tevessül etti ve Arıburnu'nda lâğım faaliyetlerine devam ettiler. Bir defasında da Merkeztepe'de iki tarafın lâğımları karşılıklı aynı anda patladı ve dost-düşman yüzyüze geldi ve sille tokat birbirine girdi. Sağ kalan İngilizler kaçmışlardı.
12 Temmuz günü de İngilizler 25-30 kişilik bir kuvvetle Türk siperlerine girmiş ve 57. Alayın 1. Taburundan Asteğmen Fahrettin'in üstüne çıkmışlardı. Fahrettin Bey, toz toprak içinde eline geçirebildiği bir sopa ile İngilizleri kovalamıştı. Bu konuda bir Alman istihkâm bölüğünün de yardımlarını görmüştük. Yine İngilizler Arıburnu Cephesi'nde 31 Temmuzda patlattıkları lâğımlarda 100 kadar Mehmetçiğimiz şehit olmuş ve 7 İngiliz ölmüştü. 74 de yaralıları vardı. Bir defasında da SeddüPoahir Cephesi'nde düşman, yeraltında Ödemişli Ömer Onbaşı ile karşılaşmıştı. Ömer Onbaşı'nın elinde süngüyü gören Fransızlar teslim bayrağını çekmişlerdi. Özellikle Fransız müstemlekesi zencilerin en korktukları şey Mehmetçiğin süngüsü idi. Bu korku Avrupa'da halâ unutulmamıştır.

GÖNÜLLÜ ÜÇ FEDAÎ TABUR

28 Haziran Seddülbahir Zığındere Savaşlarında İngilizler gerekli üstünlüğü sağlamışlardı. Bu tehlikeyi önlemek için l. Türk Tümeninin her alayından Üçler Hücumu denilen 3. Taburlarla oluşturdukları kuvvetlerle saldırıya geçecekler ve İngilizleri geri süreceklerdi. Şu kadar ki arazi taarruza müsait değildi. Sahayı İngiliz ateşi karadan ve denizden yalıyordu. Yani ölüm muhakkaktı.
Bu vaziyet karşısında üç tabur arka arkaya önce bir insan boyunca, gittikçe diz kapaklara inen ve nihayet büsbütün açığa çıkan hendeklerden tek kol halinde ilerliyorlardı. En önde 7. Alayın 3. Tabur Komutanı Binbaşı Reşat, / İstiklâl Savaşı'nda Çeliktepe'de tümeninin ilerleyememesinden müteessir olup intihar etmiştir/ gerisinde emir subayı Asteğmen Sadi, daha geride bölük komutanlarından Yüzbaşı Hüseyin Hüsnü ve Asteğmen Halit, Tabur İmamı Hüsnü ve daha geride ise askerler geliyordu.
Türk tarafındaki bu hareketlenmeyi anlayan düşman, derhal ateşe başladı. Muvasala hendekleri şehit ve ölülerle dolmuştu. Sonradan Kafkas Cephesi'nde Oğnot ilerisindeki sırtlarda şehit olan Yarbay Vâsıf Bey de yaralılar arasındaydı. 3. Bölüğün imamı da yaralı idi. Subayların tamamı ise şehit olmuştu. 71. Alayın 3. Taburunun da yarısı yaralı yarısı şehitti. En ağır kayba 70. Alayın 3. Taburu uğramıştı. 1000 kişiden 400 asker kalmıştı. Bu durum karşısında harekât durduruldu. Çünkü kayıp ağırdı ve başarı sağlanamamıştı. Yani savaş sahifesi bizim aleyhimize kapanmıştı.
Bu sırada Conkbayırı bölgesinde de savaşlar şiddetlenmişti. 28 Haziran Savaşlarında başarı gösteremeyen 70. alayın 3. taburu Kuzey Cephesine kaydırıldı. Conkbayın'na Kanal Harekâtından gelen 2 tabur 28. Alayın noksan taburunu tamamlamış oldu.
9/10 Temmuz gecesi de Conkbayırı'nın güneyine yanaştılar ve sabaha karşı 04.30 da taarruz başlamıştı. Allah Allah nidaları yeri-göğü inletiyordu. Tabanca ve tüfeklerin saplan sopa gibi kullanılıyordu. Boğaz boğaza, süngü süngüye inatçı ve inanılmaz bir vahşet içinde çarpışmalar devam ediyor ve hâkim Türk süngüsü koşuyor ve delecek düşman arıyordu. Düşman ise silah kullanmaya vakit bile bulamadan perişan bir vaziyette kaçıyordu. Ancak Şahinsırt'taki İngiliz makineli tüfekleri kaybımızı arttırmıştı. Burada büyük kahramanlıklar gösteren Aydınlı Kâzım Çavuş şehit olmuştu. Al kanlar içinde şehit olan Kazıma Tabur Komutanı gözyaşları içinde sarılmış, alnından öpmüş ve "seni de mi kaybettim Kâzım! Allah rahmet eylesin, nur içinde yat, benim koca kahramanım." Sonra da denize doğru kaçan düşmanın arkasından öfke ile baktı ve birkaç adım yürüdü ve durdu. Çünkü taarruz durdurulmuştu. O da taburunu geri aldı ve şehitlerini saydı. 200 idi. Seddülbahir'de ise 600 şehit vermişti. Yani Tabur l ayın içinde 800 şehit vermiş ve mevcudu tükenmiş, tekrar yedeklerle oluşturulmuştur.
Hülasa ve özellikle Kerevizdere ve Conkbayırı savaş cepheleri diyebiliriz ki bütün savaş cephelerinin en kanlı cephelerindendir. Aylarca her an ölümle karşı karşıya pençeleşenler Anadolu'nun yiğit evlâtları,hayatlarım o kadar feda etmişlerdir ki, yüzleri ilâhî bir manzara arz ediyordu. Kahraman genç subaylarımız ve erlerimiz henüz hayata doyamamış, bıyıkları bile terlememiş, gencecik yiğitlerin fedakârlığı hiçbir kalemin tasvir ve izah edemeyeceği kadar ulvi idi. İşte o necip ve kahraman neslin, canlarını feda ve feragati sayesinde düşman modern harp malzemesi ve yeni insan takviyesine rağmen siperlerimizi terk ederek, cepheyi tahliye etmeye mecbur kalmışlardır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) C.tesi 29 Mayıs - 18:01

17.Bölüm

27. ALAY KOMUTANI YARBAY ŞEFİK BEY KAHRAMAN L ARINI ANLATIYOR.

Çanakkale Savaşları'nın devam ettiği 8.5 ay zarfında adeta ateş içinde yaşamış olan bölgenin her insanı birer Çanakkale Kahramanı'dır. Ama biz milli hazinelerin menkıbelerinden mahrum bulunuyoruz.
Bir kere 9. Tümenin 25-26 ve 27. Alaylarından müteşekkil eratın yüzde sekseni, bu mıntıka gençleri idi.

Savaşın sonuna kadar hudutsuz kahramanlıklar gösterdiler ve harikalar yarattılar. İşte bu kahramanlıkların bir kısmına komutanlık eden Yarbay Şefik Bey Hatıralarında:
"Alayın mütemadiyen kayıp veren er ve subaylarının yerine, yine Biga-Gelibolu-Lâpseki kazalarının şerefli evlâtları alınıyordu. Böyle bir olayı tarih nadiren yazar. Yani kardeşi şehit olmuşsa, onun yerini kardeşi alıyordu. Şehit komşusunun yerine, komşu geliyordu. Baba yaralanmışsa oğul onun yerine geçiyordu. Yaraları tedavi olanlar ise gene cepheye dönüyordu. Alayımda Çanakkalelilerden sonra Orta Anadolu ve Karadenizliler vardı. Meselâ Karadeniz'in Ayancık Kazasından topluca gelip 27. Alaya katılanlar vardı. Hepsi de büyük kahramanlıklar göstermişlerdir."
Osmanlı Devleti ile İtilâf Devletleri birbirleri ile savaşa giriştikleri andan itibaren 27. piyade Alayı, düşmanın 25 Nisan 1915 günü yaptığı Arıburnu çıkarmasında ilk karşı koyan birlik olması ve savaş boyunca düşmanla giriştiği muharebelerde büyük yararlılıklar göstermesi Türk savaş tarihine altın harflerle yazılmıştır. Mamafih bu olayın bilgisi; sırma işlemeli yarısı yeşil, yarısı kırmızı geniş ipek kurdele üzerine yazılmış olarak altın ve gümüş harp imtiyaz madalyaları ile birlikte 57. ve 27. Alayların sancaklarına merasimle işlenmişti.
Bu iki Alay, Arıburnu'na ilk çıkarma gününde ******'ün yüksek komutası altında savaşa girmişler ve sonuna kadar da bu cephede kanlan ile Türk tarihine, şanlı zafer dolu sahifeler yazmışlardır. 57. Alayın 27. Alaydan farkı, onun savaş sırasında tamamının şehit olmasıdır. 13 Ağustos günü Alay Komutanı Yarbay Avni Bey, Kurmay Başkam ve Alay Müftüsü Ahmet Efendi şehit olunca 3.100 kişilik 57. Alay tükenmiştir.
Hülâsa, 9. Tümenin 25. ve 26. Alayları da yine Çanakkale Merkez ve Ezine kazasındandı. Bunlardan biri ünlü Yahya Çavuş'tu. Özellikle Seddülbahir'in ilk şanlı müdafaasını yapan kahramanların başında Yahya Çavuş bulunuyordu. Kısacası 25 Nisan günü, 27. Alay, 25.000 Anzak askerlerin karşısına dikilmesi bir intihardı. Onu bu intihardan 57. Alayı ile Mustafa Kemal kurtardı. Ancak, savaş boyunca az da olsa 27. Alay kahramanlarından memleketlerine kavuşanlar bulunabilmiştir ama 57. Alayın tamamı şehit olmuştur. Alay, yeniden kurulup Keşan'ın Çelebi Köyünde Sancak verilerek Galiçya Cephesine gönderilmiştir. Aziz kahramanlar bu vatan evlâtları sisi hiç unutmayacaktır.

24. ALAYIN 1. TABUR KAHRAMANLARI

22 Ağustosta başlayan 2. Anafarta Savaşları bütün şiddetiyle devam ediyordu. 7. Tümenin Kayacık Ağlı sırtını müdafaa eden 20. Alayının siperleri harabeye dönmüş ve takviye gelmezse siperlerle birlikte bütün sırt düşebilirdi. Bu da bir felâket olurdu.
İşte tam bu sırada karşıdan koşup gelen 24. Alayın 1. Tabur kahramanları görüldü. Sanki hepsi nurdan kanatlarla uçuyorlardı. Bir manga kadar kahraman ile siperleri işgal etti. Siperlerin içi cennete-cehenneme uçmayı hazırlanan yaralılarla dolu idi. İçlerinde iyi durumda olan ve savaşa devam eden Gedizli Osman'ın, sağındaki bir kum torbasının üstünde birinin kullanmak istediği belli olan bir süngü gözüküyordu. Belli ki bir düşman süngüsü.
Bir ara Osman'ın yanma gelen Teğmen Fahri, gördü ki süngü sahibi Osman'ın gerisindeki siperde yatan bir Anzak eridir. Gözleri kin ve nefretle parlıyor ve gayesi de Osman'ı şehit etmek. Ama Kaderi İlâhi, buna izin vermiyordu. Yani Osman daha yaşayacak ve hizmet edecek ve o Avustralyalı asker de onun katili olmayacaktı.
Bu küçük çaplı siper savaşı devam ederken, nihayet bir düşman dalgası Teğmen Fahri ve er Osman'ın bulunduğu siperler dalmıştı. Korkunç bir boğuşma başladı. Bir ara Teğmen Fahri zor durumda kaldı ve fakat Simavlı Mehmet'in süngüsü onun imdadına yetişti. En tehlikeli yönü de sağ tarafı idi. Oradaki savaşlar tarifi mümkün olmayan bir çılgınlıkla devam ediyordu.
Çarpışmalar sırasında ölülerden korkuluk yapılmıştı ve bombalar insan vücudunun parçalarını siperlerin içine yapıştırmış ve siperleri kıpkırmızı kana boyanmıştı. İnsan nereye baksa ölümün korkunç yüzü ile karşı karşıya geliyordu. Ancak bu kahramanlar geri ile irtibat sağlayamaz oldular. Siperlerdeki kahramanlar da azalmıştı. Tabur, bunun farkında idi. Bunun için bir avuç Mehmetçik, Teğmen Fahri'nin müdafaa etmekte olduğu sipere koşup girdi. Buradaki kahramanlar cesetlerden bir anıt yapmışlardı. Bu başarılarından ötürü bu yiğitlere müttefikimiz Almanya'dan gönderilen Salip Nişanı verilmiştir.
Hülâsa Alay Komutanı sorduğu zaman; Fahri Kayacık Ağlındaki siperlerde kahramanlıklarının bir sembolü olan Simavlı Mehmet'i gösterdi. Mehmet ise kızardı, bozardı. Başım önüne eğerek yavaşça "Komutanıma yardım ettim" diyebilmişti. Halbuki Mehmet, siper içinde düşman cesetlerinden bir anıt yapmıştı.

BANA DA DELİ HALID DEMESİNLER!..

Yarbay Haüt Bey, Ermenilerle savaş halinde iken Oltu'nun Divik Köyünde Hacı Şerif Bey'in evine misafir olur. Halit Bey'e koyun kesip ikram edilmek istenir. Halit Bey, o anda evi terk eder ve "Askerlerim ne yiyor ki, ben koyun eti yiyeyim!"der.
Gene Milli Mücadele'de milis kuvvetlerinin kumandanlarından Mehmet Sungur anlatıyor: Müfrezemizle birlikte Selim'e girdik. Selim'de başlayan ilk harekâttan sonra, esas Halit Bey'in komutasında Ermenilerle savaş, Zellice'de şiddetlenmişti. Karşımızda 70.000 Ermeni askeri kaynıyordu. 9. Kafkas Tümeni Komutanı Halit Bey, askerlerin önünde savaşıyordu. "Ne hikmetse karşı tarafın yağmur gibi yağan kurşunlarından hiç biri Halit Bey'e isabet etmiyordu. Bunlara gözlerimle şahit oldum. Demek ki Allah bizimle beraber. Bunu başka türlü izah edemezsiniz.
Bir ara Halit Bey'in, içi kar suyu dolu yırtık postallarından vıcıklaşmış suların fışkırdığını gördüm. Koskoca Tümen Komutanının ayakkabıları işte bunlardı. Hemen yanına sokulup;
"- Komutanım. Köy yakın, yeni bir pabuç getirelim" deyince ağzımızın payını hemen verdi.
"- Ulan, askerim de böyle giyiyor. Onun meşakkatini ben de çekmeliyim. Siz işinize bakın."
Sonra da başından çıkardığı siyah kalpağını, sol koltuğunun altına sıkıştırıp, sağ elini durmadan düşmana doğru sallıyordu:
"- Ulan Mazmaruf, seni çadırından donsuz kovalamazsam, bana da Deli Halit demesinler!
Böylece düşmana ateş püskürürken, bir yandan da bizlere cenk şevki veriyor ve;
"- Evlatlarım, kafirlerin kurşunu adam öldürmez., ileri!.." diye naralar atıyordu.
Hülasa, Ermenileri kovalayan Halit Bey'in, sonra da soyadı "Karsıalan" olmuştu.

MEHMET ÇAVUŞ ve TOPRAK ALTINDAN SAĞ ÇIKANLAR

Çanakkale Savaşları'nda ne kadar Mehmet Çavuş var, bilemiyoruz. Ama 100'ü aşkın olduğu bir gerçek. Bizim burada sözünü edeceğimiz Mehmet Çavuş, Biga'nın Bahçedere Köyündendir. Çanakkale Savaşları'nda büyük kahramanlıklar göstermiştir. Gazi olmuştur. Köyüne gazi olarak dönmüş ve orada ölmüş.
Mezarı Bahçedere'dedir. Kendisinden Çanakkale Savaşları ile ilgili ilk defa bilgi alan kişi; Mustafa Kemal'in anılarını yazan Ulu İğdemir olmuştu.
25 Şubat'ta Mustafa Kemal Maydos'a gelmiştir. 26 Şubat 1915 tarihi itibarıyla ise, Boğaz Komutanlığı, Rumeli Bölgesini Mustafa Kemal'in, Anadolu mıntıkasını da 9. Tümen emrine verdi.2 Bu tarihte Mehmet Çavuş, 27. Alayın 3. Taburu ile Kirte Bölgesi Ertuğrul Koyu gözetleme yerinde idi. İngilizler, l, 2 ve 4 Mart günleri Boğazı bombaladılar. Ayrıca 4 Mart günü Ertuğrul Koyu'na 25-30 kadar da asker çıkardılar. Mehmet Çavuş'un tüfeği işlemeyince istihkâmdan
aldığı kürekle 3 İngilizi devirdi. Çatışmayı Mustafa Kemal, Seddülbahir Haraptepe'den izliyordu. Mehmet Çavuş'un ödüllendirilmesi için Boğaz Komutanlığına yazı yazdı. Kara savaşları başlayınca da 27. Alay Arıburnu'na intikal etti ve 25 Nisan günü de Mustafa Kemal'in emrine girdi.
Bu defa Mustafa Kemal, Mehmet Çavuş'u birliği ile Cesarettepe'ye yerleştirdi. Düşman o tepeye hiç varamadı. Zaman zaman yapılan saldırılarda, Mehmet Çavuş yakaladıklarım Arıburnu yarlarından denize yuvarlıyordu. Denizden olayları dürbünle gören İngiliz komutanlar" Görüyorsunuz ya Türkler üzerimize uçarak geliyorlar" diyordu. Bu itibarla Anzaklar, Mehmet Çavuş müfrezesine öfkeli ve Cesarettepe düzlüğüne de hasret olarak Çanakkale'den kaçıp gitmeleri kaderleri olmuştu.
Ancak bu acıyı içlerine sindiremeyen İngilizler, Cesarettepe kuzey yamaçlarından çekilirken patlattıkları iki lâğımdan birincisinde toprak altında gömülü kalanların, ikinci patlamada sağ olarak yeraltından fırladıklarını, o vakit 19. Tümen Komutanı olan Şefik Bey, 25 Nisan 1952 tarihinde Mehmet Çavuş şehitliğinde Avustralyalılara hikâye etmişti.
Düşman Aralık ayı içinde giriştiği kaçma hazırlığı içinde iken Cesarettepe'de iki takım askerimizin bulunduğu kuzey bölgesinde giriştiği lâğım hareketi ile 160 askerimiz toprak altında kalmıştır. Ancak ikinci patlama ile 100'den fazlası toprak üstüne fırlatılarak kurtulmuş oluyorlardı. Allah öyle istemiş, öyle olmuş. Hüküm değişmez.
SONUÇ
Mehmetçiğin inatla savunduğu Cesarettepe, hiçbir zaman düşman eline geçmemiştir. 25 Nisan 1915 günü 9. Tümen 27. Piyade Alayı Komutanı Yb. Şefik Bey tarafından ilk taarruz bu sırtlar üzerinden yapılmıştır. Müteakip günlerde cereyan eden kanlı mevzi muharebelerinin en şiddetlileri bu bölgede cereyan etmiştir.
Türk ve Avustralya siperlerinin birbirlerine en çok yaklaştığı nokta gene burasıdır./ Sadece birkaç metre /
Burası KANLISIRT ve ŞARAPNEL VADİSİ'ne çok hakimdir. Bu sebeple her iki tarafın da inatla elde bulundurmayı arzu ettikleri bir bölgedir.
Şarapnel Vadisi de sahil ile birinci hat arasında yegâne ikmal yoludur.
İşte Büyük Anafartalar köyünden Çoban Mustafa, koyunlarının tespit ettiği şehitler bunlardır. Fakat orada Mehmet Çavuş yoktur. O gazidir ve köyüne dönmüştür. Onun kaderi böyledir ve halen o, köyünde misafirdir.
Hülasa oraya şehitlik yapılmasının iki sebebi vardır: Birisi; Çoban Mustafa'nın koyunlarının Şehitlik Garnizonu üzerinde otlamaması üzerine orada yapılan kazı ve şehitlerin görülmesi. İkincisi ise; Mustafa Kemal savaşlardan sonra ilk defa Çanakkale'ye 1928 yılında geldiği zaman 41 m. yüksekliğinde Mehmet Çavuş siperlerinin olduğu yere bir Abide yapılmasını istemiştir. Ancak, o tepeciğin böyle bir kütleyi taşıması mümkün olamayacağından ve Alçıtepe yöresi keza. Hisarlık Burnuna alınmıştır. Elhasıl 1928'de taş dizdiler ve 1934'de ise Çanakkale Özel İdare Müdürlüğü, şimdiki Mehmet Çavuş Şehitliğini inşa ettirdi. Açılışına Mustafa Kemal gelemedi. Yerine İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'yı gönderdi. Merasim sırasında Şükrü Kaya, Mustafa Kemal'in o günün anısına kaleme aldığı, Anzaklarla ilgili ünlü kitabesini ilk defa orada okudu.
Diğer yönden Mehmet Çavuş Şehitliğinin esas anlamı şu idi: Çanakkale Şehitler Abidesi'nin açılışına kadar resmen ziyaret edilen tek şehitlik olmasıdır. Yani 1934 tarihinde açılışından 21 Ağustos 1960'a kadar Devlet Erkânı resmen Mehmet Çavuş Şehitliği'ni ziyaret ederek, Çanakkale Şehitlerini Anma Merasimini burada yapıyordu. 1960 tan sonra ise onun yerini Şehitler Abidesi almıştır

27. ALAYIN 3. TABUR KOMUTANI YÜZBAŞI HALİS BEY

25 Nisan 1915 günü 3. Taburun 2. ve 4. Bölükleri sabah 08.00 üzeri İncebayır Sırtında Avustralyalılarla savaşa başladı. Bu birlikler Türk tarafının sağ yan kuvvetlerini teşkil ediyordu. Alay Komutanı onlara yardım edemeyecekti. Çünkü sol yan çatışmaları çok daha çetin geçiyordu. Kayıplar gittikçe ağırlaşıyordu. Bunun farkında olan Tabur, kendi alayından ziyade 57. Alayın gelmesini bekliyordu. Onlar da ha geldi ha geliyordu. Herkesin gözü tepelerde ve derelerde idi.
Böyle nazik bir durumda iken tabur, İncebayır yanında Edirne sırtındaki düşman kuvvetlerine de saldırmak mecburiyetinde kaldı.
Mamafih saldırdı ve onları geri attı. Bu defa Kılıçdere içinde başka bir düşman grubu ile karşılaştı ve onlarla da çarpışmaya girişti ve haklarından da geldi.
Tam bu sırada Tabur Komutanı Yüzbaşı Halis Bey yaralandı. Hiç aldırmadı ve Sargıyeri'ne gitmeyi reddetti. Durumumuz çok tehlikeli dedi. Ama kan kaybı
fazlalaşmaya başladı. Arkadaşları da ısrar edince, bir şartla giderim dedi; "57. Alay kahramanları buralara gelinceye kadar, haberci askerlerden başka hiçbir kimse geriye bir adım atmayacak ve gerekirse hepsi orada ölecek. Fakat mevkilerini terk etmeyeceklerdir. İşte bu vasiyetinden sonra Sargıyeri'ne götürülebilmiştir.
Hülâsa bu sıralarda saat 09.00'a yaklaştı ve Anzaklar 10.000 kişilik bir kuvvetle Kanlısırt'ı işgal etmişlerdi. Karşılarında ise Alayın 2. Tabur yaralıları ile 1. Tabur kahramanları vardı. 10.000 kişi ile 1.000 küsur insan dövüşüyordu. Denizden de 280 namlu ağzı Kanlısırt ve havalisini kana boyuyordu. Alay Komutanı Şefik Bey sağ yana yardım edemiyordu. Sırt kan gölü haline gelmişti. Anzaklarda 25 Nisan gününün akşamı "Burası Kanlısırt olsun" dediler. Ve o günden sonra Kanlısırt olarak anılmaya başlandı. Zira 25 Nisan günü orada 2.000 şehit ve 2.000 ölü ile binlerce litre kan aktı ve böylece Kanlısırt oldu.
Sonuçta Düztepe üzerinden 57. Alay kahramanları şimşekten atlara binmiş, yıldırım gibi geliyorlardı. Geldiler. Canlarını hiç sakınmadan dövüştüler. Öldüler. Bize bu cennet vatanı bıraktılar. O gün, onlar orada ölmeseydi, bugün sen ve ben burada olmazdık.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Paz 30 Mayıs - 16:27

18.Bölüm

VATAN ŞEHİTLERİNE

Ey, bu topraklar için can vermiş yiğitler
Kıraç, bozkır demeden kan vermiş leventler,
Mezarı meçhul kefensiz yatan şehitler,
Vatan sizin, şan sizin, tüm yarınlar sizin.

Kim bu vatan için vermişse can, şehittir
Şehitlerin yattığı yer vatan demektir.
Şehit olmak her Türk için yüce şereftir.
Dağ sizin, taş sizin, güzel Türkiyem sizin.

Yarab. Nedir bu yükselen nida, ses, seda.
Semayı sarmış bir bulut, tatlı bir eda,
Topraktan fışkıracak su gibi şüheda,
Köy sizin, kent sizin, bahçemdeki gül sizin.

Koca Asya-Avrupa'yı çiğnedik, şendik.
Çanakkale-Sakarya'da düşmanı ezdik.
Özgürlük için yüz binlerce şehit verdik.
Rengini kanından almış, bayrağım senin.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Paz 30 Mayıs - 16:29

19.Bölüm

İKİ TÜRKÜN KOSKOCA BÎR KITAYA SAVAŞ AÇTIĞINI DUYDUNUZ MU?

Osmanlı Hükümeti, İngiltere'ye savaş ilân edince, Avustralya'da yaşayan Abdullah ve Kul Mehmet isminde iki Türk de Koca Avustralya Kıtasına karşı savaş ilân etmiştir.
İlk bakışta olay komik gelebilir. Ama gerçekten doğrudur. İki Türk bir kıta insana savaş ilân etmişlerdir.
Avustralya Adası'mn Silver City / Gümüş Şehir / Kasabası, son daraca cazip bir yerleşim yeridir. Mekke ve Medine'ye de pek benzer. Çünkü devesi boldur. Devcilerin çoğu da Hintli Müslümanlardır. Deveci olmamakla birlikte bunların içinde Türkiye'den gelen Abdullah isminde bir de Türk vardı. Müslümanlar arasında sevilen bir kişi. Çünkü alim ve fazıl bir zattır.
Bu Türkiyeli Müslüman Abdullah Efendi, Müslümanların kasabı idi. Bu arada Silver Şehrine Türkiye'den Anadolulu bir Müslüman daha geldi. Kul Mehmet. O da bir araba yapıp, üzerine de bir Türk bayrağı dikerek dondurmacılığa başlamış ve kısa zamanda da meşhur olmuştu. Artık Avustralya adasında kasap Abdullah ve dondurmacı Kul Mehmet isminde iki Türk vardı. İkisi zorlu bir ikili de oluşturmuşlardı. Gümüş şehrin yerlisi-yabanctsı onları seviyorlardı.
İşte tam böyle güzel bir anda Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Türkiye, İngiltere ve Fransa ile savaşacaktı. İngiltere'nin müstemlekesi olan Avustralya da Çanakkale Cephesine asker sevk etmeye başladı. İngilizlerin yanında Türklere saldıracaklardı. Bu onlar için kötü bir talihti. Ama olan olmuştu. Artık savaştan başka yapılacak bir iş kalmamıştı.
Bu savaş durumunu öğrenen Abdullah ve Mehmet, memleketlerine dönmek ve düşmanla savaşmak için Avustralya hükümetinden çıkış vizesi için başvuruda bulundular. Fakat yolların kapalı olduğu gerekçesiyle izin verilmedi. Bunun üzerine Kul Mehmet ve Abdullah, Avustralya hükümetine adetâ muhtıra vererek;
"Öyle ise biz de size karşı savaş halinde olduğumuzu bildirmek istiyoruz". Sonra da gerekli hazırlıkları yaparak Broken Hills Dağlarına çıkıp, Boğaz'a karargâh kurdular.İlk anda meseleyi anlayan ve duyanlar şaka sanıp gülüp geçmişlerdi. Ama Abdullah ve Mehmet çok ciddi idiler. Bu işin şakası yoktu, savaşacaklardı.
1915 tarihinin ilk günü ve Çanakkale Arıburnu'na Anzak çıkarmasından 3 ay ve 24 gün önce Broken Hills Boğazı'na 1.200 kişilik bir tren girdi. Ancak makinist şaşırmıştı. Çünkü demiryolunun tam ortasında küçük bir araba duruyor ve üstünde de bir Türk bayrağı dalgalanıyordu. Makinist kolu çekip treni durdurması ile birlikte bir ateş yağmurudur başladı. Sanki dağlar yerinden oynuyordu. Trenin içi bir anda yaralı ve ölülerle dolmuştu. Durumu öğrenen bölge jandarma birlikleri olay yerine geldiler. Ama nafile iki Türkle başedemediler. Çünkü hazırlıkları mükemmeldi. Bu defa eyalet kuvvetleri sevk edildi. Onlar ad işin içinden çıkamayınca, ordu birlikleri geldi ve üç koldan Türkleri makaslama ateş çemberine aldılar ve yüzlerce silah birden patlıyordu. Nihayet Broken Hills tarafından gelen silah sesleri kesildi. Zaten kahramanların mermileri de kalmamıştı.
Büyük bir ihtiyatla Boğaz'a hakim noktaya çıkan askerler, sadece delik deşik olmuş iki Türk cesedi ile karşılaştılar. Abdullah ve Mehmet. Abdullah silahına sıkıca yapışmış öylece yatıyordu. Mehmet'in vücudunda 21 yara saydılar. Ama ilk anda buna kimse inanamadı ve şimdi herkes dağlarda Türk arıyordu. Fakat nafile kimsecikler yoktu. Hatta bu arama işi iki ay sürmüştü. Yani iki Türkle savaştıklarına iki ay sonra inanabilmişlerdi. Böylece bu olay Avustralya Resmî Harp Tarihi'ne yazılmıştır. Yani "Broken Hills Savaşı".
Hülâsa hâla daha Avustralya'da Türk cesareti, bir efsanedir. Canberra'daki Milli Müze'nin 4 Salonunu Çanakkale-Gelibolu Hatıralarına ayrılmıştır. 1960'larda Canberra milli Müzesi memurlarından ve bir gözü kör olan emekli askerin şu sözleri önemlidir:
"Ben, memleketinizde bir göz bıraktım. Ama hiç pişman değilim. Hiç olmazsa sizi tanıdım". Bu benim için bir değer ve fazilettir -dernek istiyordu.
Elhasıl, Abdullah ve Kul Mehmet ruhlarınız şad olsun. Nur içinde yatınız. Hep anılacaksınız. Menkıbeleriniz dillere destan olacak.
Bu kasap Abdullah, Sultan Abdulhamit'in gönderdiği Müslüman Ajanlardan biri olamaz mı? Kim bilir, benim aklıma öyle geliyor.

ONLAR - YÜZLER - BİNLER - ONBİNLER NİHAYET YÜZBİNLER

Ama Biz Şehitler Yarımadasındaki Şehitlerimizden Sadece Birkaçının Mezarım
Bilebiliyoruz.

Alay Komutanı Kurmay Bnb. "Nuri Bey, Kirevizdere Muharebelerinde şehit olmuş vasiyeti üzerine Alayı tarafından yaptırılan Kiltepe yolundaki çeşme başına gömülmüştür. Ruhun şad olsun "Nuri Bey.

Tümen 17. Kafkas Alayı Komutanı Kaymakam Hasan Bey'in mezarı. Kirevizdere Savaşlarına katılmak üzere Çanakkale'den seri olarak geçirilip Fransızlarla giriştiği savaşlarda bir Fransız yaralısı tarafından 17 Temmuz günü şehit edilmiştir. Asteğmen Muzaffer de yanındadır /Em.Org. Alankuş/. Yere düşen Hasan Bey, arkadaşlarının tabancalarına davrandıklarını görünce "Bırakın o da vazifesini yaptı" demiş ve ruhunu Hakka teslim etmiştir.

P.Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey /Manastırlı/, 13 Ağustos 1915 Kemalyeri'nin batısında şehit olmuştur. Mezarı Kemalyeri ile Kanlısırt arasındaki düzlüktedir. 57. Alayın tamamı şehittir. En son şehit olan Alay Komutanı ile Alay Müftüsüdür. Bu ikisinden sonra Alay tükendi ve tekrar kuruldu. Sonra da Galiçya Cephesine gönderildi. Mezarım Orgeneral Muzaffer Alankuş yaptırmıştır.

Yüzbaşı Mehmet Efendi mezarı; Avııi Bey'in mezarından geriye dönüş ve asfalt yola çıkınca 40-50 m. İleride ve sağ taraftadır. 1934'de kemiklerin toplanması sırasında bir İngiliz subayı ile birbirine sarılı olarak bulunmuşlardır. Yani dövüşe dövüşe halleri kalmayınca can havliyle birbirlerine atılıp, ölüp kalmış olmalılar. Künyedeki isim tespitinden sonra Mehmet Bey'in kemikleri oraya gömülmüştür.

Üsteğmen Nafız'in Mezarı /Mareşal ÇAKMAK'ın kardeşi/; 33. Piyade Alayı Bölük Karargâh Subayı Üstğm. Nafiz Çakmak, 8 Ağustos günü Conkbayırı'ndaki saldırıda şehit düştüğü yere gömülmüştür. Burası ünlü Conktepe zirvesidir. Mustafa Kemal'in gazi olduğu yerle arasındaki mesafe 8 adım kadardır.

Tümen 20 Piyade Alayı Komutanı Yüzbaşı Halit Bey; Anafartalar muharebesi sırasında 11 Ağustos 1915 Asmadere bölgesinde şehit olmuştur. Kabri Büyük Anafartalar Köyü mezarlığında olup 1956'da Emekli Orgeneral Muzaffer Alankuş tarafından yaptırılmıştır.

Tümen 21. Piyade Alayı Komutanı Yarbay Ziya Bey'in Mezarı; Anafartalar muharebesi sırasında 11 Ağustos 1915'de Bombatepe'de şehit olmuştur. Kabri Büyük Anafartalar Köyü mezarlığında olup 1956'da Emekli Orgeneral Muzaffer Alankuş tarafından yaptırılmıştır.
Seddülbahir'deki Şehitlikler: 3 Kasım 1914 bombardımanında infilâk eden cephanelik civarında bulunanlardan 5 subay, 81 er şehit olmuştur. / Bu tarih aynı zamanda Çanakkale Savaşlan'nın başlama tarihidir./
Hasan - Üsteğmen Üsteğmen Pala Cevdet Efendi Teğmen Rıza Efendi - Teğmen Mahmut Efendi Mezarları.

Hülâsa, Anafartalar Köyü mezarlığında Asteğmen Halit Efendi, Üsteğmen A. Rıza Efendi misafirimizdir. Yalova Köyü Mezarlığında da 14. Kolordu İstihkâm Komutanı Binbaşı Çırpanlı Ali Zeynel Abidin gömülüdür.
Ayrıca bir İngiliz top mermisiyle ölen Alman hemşire Erika da Yalova Köyü mezarlığında gömülüdür. Erika kanaatime göre Müslüman olmuştur. Olmasaydı, bir Osmanlı memuru ile evli olamazdı. Kocası Doktor Ragıp Bey'dir.

1915 TEMMÜZ-AĞUSTOS AYLARINDA İNŞA EDİLEN ŞİMDİ TOPRAK ALTINDA OLAN KANLISIRT - ŞEHİTLER ABİDESİ KİTABESİ

"İngilizlerin 38'liğe kadar mermi atan gemisi, bombası ve çivi saçan tayyaresi, yeraltından lâv püsküren lâğımı, yeryüzünden ateş ve çelik fırlatan obüs ve bombası vardı."
"Türk'ün ancak bir Allah'ı vardı. Bir de fedasından çekinmediği hayatı ile kanı."
"Türk'ün "zoru İngiliz'i kaçırdı. Kaçan İngiliz. Kalan Türk'e şeref ve şan bıraktı."
"Bunu en çok şu sırtta gömülmüş kalmış binlerce kahramana borçlu olduğunu unutma."
"Ey zahir; / Ziyaretçi /
Bu hatırayı muvaffakiyet, yiğit Türk şehitlerine 16. Fırka'nm, cephenin en kanlı noktasında şükran ve ihtiram nişanesidir."
Hülâsa, 125 rakımlı Şüheda Tepesi üstünde bu şehitlik şimdi yoktur. Burada gömülü şehitlerimiz 19.,16. ve 2. Tümenlere bağlı birliklerin kahramanları idi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Çarş. 2 Haz. - 18:00

20.Bölüm

YAVRUM YARAN DERÎN

17 Temmuz 1915 Cumartesi günü Çanakkale Sahra hastanelerini ziyaret etmiştik. Ağır yaralılara mahsus büyük çadır koğuşlarda tüyleri ürperten kor¬kunç yaralılar vardı. Hele o aralık pansumanı yapılanlar arasında biri vardı ki eli, yüzü dağılmıştı. Ağzı, çenesi hemen tamamı ile dökülmüş, boyunla burun arasındaki kısım müthiş bir oyuk halinde kalmıştı.
Yaşayacağı hakkında ümitler pek az olan bu kahraman yaralı, ayakta hiçbir müşteki hareket yapmaksızın o korkunç yaranın temizlenmesini bekliyor, bize sabırlı ve tevekküllü gözlerle bakıyordu. Ben o askerin, Türk ırkının bütün mahrumiyet ve felâketlerini ifşa eden, bakışlarından, hissettiklerimi işte şu manzume ile tespit etmek isterim.

Ey asker, yaranı gördüm ap açık
Çoğaldı gönlümün kederi, yası.
O yiğit çehreni dağıtmış yazık
Bir melun düşmanın vahşi bombası.

Bir kız gördüm daha on beş yaşında
Peri gibi bir pınarın taşında
Ağlamıştı bana geçit başında
Bu halimi duyup yansın, söyleyin.

Tahammül etmezken gözlerim bile
Sen nasıl susarsın bu azap ile
Sen nasıl susarsın diyorum, lâkin
Ağzının bir söze var mı mecali?

Sürmeli gözleri boşlukta dalgın
Ah o uzaklarda bekleyen kadın
Yavuklun Mehmedi unutma sakın
Düşün ki bir aslan gibi yiğitti...

Çenen, dilin kopmuş, yalnız o derin
Bakışından sezdim düştüğün hali
Söylesen o kadar duymazdım belki
Hissettim gözlerin bana diyor ki:

Bu toprağı akan selde boğulup,
Koruyan biz, şenleten biz, kul olup.
Sırtımızdan geçinenler kovulup
Hak sahibi ayaklansın söyleyin.

Her cefaya göğüs veren topraklar,
Yoksulluktan inildeyen bucaklar,
Hıçkırarak sessiz akan ırmaklar
Biraz coşup kan bulansın, söyleyin.

Babam, dedem kaldı Moskof elinde,
Kardeşlerim vuruldu Kümelinde,
Çanakkale her köylünün dilinde
Dolaşırken beni ansın, söyleyin.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Cuma 11 Haz. - 18:04

21.Bölüm


ÇANAKKALE SAVAŞLARTNIN SİMGESİ NUSRAT YA DA NUSRET'İN ÇİLESİ
İsim / Bordo Numarası / İnşa Tarihi / Yeri
Hizmete Giriş ve Hizmetten Çıkış Tarihi
Temel Özellikler; Boyutlar
Deplasman Tonaj
Ana Tahrik
Sürati
Silahlar Nusrat - Nusret, 1911, Almanya
1913-1955
40x7.5x3.4 m.
365 Ton.
2 x Üçlü Ekspenşın sum Mk. 2 Pervane
15 mil.
2 x 4.7 cm.Hk top, 40 x mayın taşıma.

Düşünceler:

1-Geminin "Nusrat" olan ilk ismi 1937'de "Nusret" olmuş ve 1939'da ise tekrar "Nusrat" olmuştur. Mamafı "Nusrat" tekrar "Nusret" olarak değiştirilerek günümüze kadar söylene gelmiştir.
2-18 Mart 1915'te Çanakkale'de tesis ettiği mayın hatları ile savaşın kaderini değiştiren gemi, "NUSRAT" mayın gemisidir. Düşman armadasının Çanakkale Boğazı'ndan içeri girmesi neticesi Çanakkale'de döşenmiş bulunan mayın hatlarına ilâveten yeni bir mayın hattının tesis edilmesine gerek duyulduğundan bu görev Yzb. Hakkı Bey komutasındaki "NUSRET" mayın gemisine verildi. Bu görevi alan gemi komutanı düşman gemilerine
görünmeden seyrederek 7 Mart 1915 akşamı Erenköy Koyuna paralel olarak 26 mayın dökerek yeni bir mayın hattı meydana getirdi. 18 Mart 1915 günü düşman gemilerinin bombardımanına karşılık veren Türk bataryalarından açılan topçu ateşi sonucu manevra yapma ihtiyacını hisseden İngiliz ve Fransız donanmasına ait gemiler NUSRET mayın gemisinin döktüğü mayınlara çarpmış ve İngiliz donanmasına ait İRRESISTIBLE ve OCEAN ile Fransız donanmasından BOUVET Zırhlıları aldıkları mayın yarası nedeniyle batmıştır.
3-NUSRET mayın gemisi, 1955 yılında hizmet dışına çıkarılmış ve 1962'de de özel kişiye satılmıştır. 1983 yılında tekrar başka bir firma tarafından satın alınan gemi Omurga ve Postalar hariç herşeyi değiştirildikten sonra "KAPTAN NUSRET" adıyla kuruyük gemisi olarak MERSİN-MAGOSA arasında kullanılırken Mersin açıklarında Nisan 1990'da alabora olarak batmıştır. Daha sonra gemi, 1999 yılında gönüllü bir grup tarafından Mersin'de satha çıkarılmıştır. Yeniden inşa çalışmaları sürmektedir.
4-Bire bir saç modeli Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nca 1982 yılında Çanakkale'de "Çimenlik Kalesi'nde inşa edilmiş ve müze olarak kullanılmaktadır.
BASINDA NUSRET MAYIN GEMİSİ

Nusret Mayın Gemisi Müze Oluyor /10 Ocak 2002 ZAMAN Gazetesi
Çanakkale Savaşı'nın kazanılmasında büyük rol oynayan "Nusret mayın gemisi" restore edilecek. Yıllardır Mersin Limanı'nda terk edilmiş halde bulunan tarihî gemi, Tarsus Belediye Encümeni'nin kararı ile müze yapılmak üzere İçel Valiliği'nden talep edildi. Tarsus Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz, geminin Kültür Bakanlığı'na ait olduğunu; ancak İçel Valiliği tasarrufunda bulunduğunu hatırlattı. İçel Valisi Akif Tığ'in gemiyi vermeyi kabul ettiğini vurgulayan Kocamaz, "Biz de encümen kararı aldık. Yazışmaların yapılmasının ardından gemi teslim edilecek. Gemiyi parçalara ayırarak ya da bütün olarak Tarsus'a getireceğiz. Gemiyi, Tarsus girişinde düzenlemesini yaptığımız alana yerleştirmeyi düşünüyoruz." dedi. Tarsus Belediyesi Yazı İşleri Müdürü Niyazi Yıldız da, 20 gün sonra geminin maliyet tespitini yapıp bir buçuk yıllık süre içinde restorasyonunun tamamlanacağını söyledi. İçel Valisi Akif Tığ, talebin Kültür Bakanı İstemihan Talay'ın İçel'i ziyareti sırasında belediye başkanı tarafından dile getirildiğini k
aydetti.

Zaferin Simgesi Müze Olacak / 14.08.2002 SABAH Gazetesi
Mersin'in Tarsus İlçe Belediyesi tarafından müzeye dönüştürülecek olan, Çanakkale Zaferi'nin simgesi tarihi Nusret Mayın Gemisi'nin restorasyonu için çalışmalara başlandı.
Restorasyonu gerçekleştirecek Çağlar Mühendislik Firması'nın yetkilisi Aydın Çalım, 90 günde çalışmaları tamamlayacaklarını söyledi.
Geminin mevcut durumunun denizde restorasyon edilmesine olanak tanımadığını kaydeden Çalım, karadan nakil işinin de zorluklarına dikkati çekti. Şu anda bulunduğu Mersin Limanı'ndan, ek donanımlarla Karaduvar Limam'na kadar yüzdürülmesi plânlanan Nusret mayın gemisi, buradaki onarım çalışmalarının ardından, Tarsus Çardak Kavşağı'nda yapılacak Çanakkale Parkına ulaştırılmak için 25 km. de karadan yürütülecek.
Çalım, karadan yürütme işleminin 'sürüngen' ya da 'kırkayak' tabir edilen yöntemle gerçekleştirileceğini belirterek, şunları kaydetti: "Geminin yüksekliği karayollarından geçirilmesi için uygun değil. Bu yüzden mümkün olduğu kadar yekpare bir biçimde kalmasını sağlayarak, ancak özellikle yüksekliğini karayollarındaki köprü ve üst geçitlere uygun hale getirerek karadan yürüteceğiz."
Hülâsa, mağrur düşman 18 Mart günü hiç düşünemediği bir akıbetle karşılaşmıştır. Teknolojik üstünlüğüne rağmen Çanakkale'yi geçememiştir. O günleri dünya basını "18 Mart Destanı-Başdöndürücü Bir Zafer" olarak yazmışlardır. Başka bir deyişle İstanbul'a ulaşmak için Londra'dan başlayan yolculuk 17 Mart Gecesi Karanlık Liman'a Nusrat'imin diktiği gül bahçesi içinde noktalanıp kaybolduğu gündür.

ZAVALLI ANZAK

Bir Anzak askeri, Conkbayırı'nın kuzey ve batı yamaçlarında aylarca zirveye ulaşmak için uğraşır durur. Ama nafile. Conkbayırı'nın üzerini göremeden savaş sona erer. O da ülkesine döner.
Ama velâkin uğruna bunca insanın harcandığı o zirvede ne vardı? Sanki orada Nuh'un gemisi mi vardı? Her ne ise, Türkler için orası neden bu kadar önemli idi. Başkomutan Hamilton neden, hep Conktepe-Kocaçimen Tepe dedi durdu? Mutlaka bunda bir iş olmalı idi. O tepenin üstünü görmek için bir çare bulmalıyım ve buldumda. Şimdi savaş yok.
Üstelik düşmanımız Türkiye dostumuz oldu. O halde gidip hem siperlerimi ve hem de Conktepe'yi göreyim Mariya-Coni: "Yürüyün Çanakkale'ye gidiyoruz". "Ne oluyor büyükbaba?". "Canım lâfı şimdi fazla uzatmayın. Haaydi çabucak biletleri alıp gelin. 2 gün sonra Türkiye'ye uçuyoruz." "Peki anlaştık."
Nihayet 1915'te Conkbayırı'nda savaşan bir Anzak gazisinin 4 kişilik ailesi bir 25 Nisan sabahı Arıburnu Anzak Koyu'ndadır. Balıkçıdamları üzerinden zirveye ulaşmak için yolculuk başlar. Birkaç saat süren yorucu bir tırmanıştan sonra Conktepe'nin batı yamacının düzleştiği bir eşiğine varılır.
"İşte şu siperleri atlayıp da oracığa varamadık. Binbaşı Alanson, 8 Ağustos günü ben çıktım diyor ama belli değil. Conktepe mi, Besim tepe mi, yoksa bir tepe daha varmış orası mı? Yoksa şuracıklardan herhangi bir tepecik mi? Baksanıza burada her yer tepe. Onu Alanson kendisi de bilemiyor. İşte şu zirve! Oraya, bir türlü çıkamadık. Biz çıkmak istedik, Türkler kovaladı. Biz çıkmak istedik onlar yine kovaladı. Hele Ağustos ayında burada ne dövüş ve çarpışmalar oldu, ne canlar gitti. Aha şu derelerden sel gibi kan aktı. Ben de şu hendeğin arkasına saklanarak canımı kurtarabildim. Tanrı hiçbir ulusa böyle bir savaş yaşatmasın. Amin deyin çocuklar, amin

Hülâsa Anzak gazisi "Yürüyün çocuklar, hep birlikte tepeye çıkıyoruz" dedi. Çocuklar yürüdü, Türk siperlerinin içinden geçip zirvenin kenarına basmışlardı bile; baktılar ki büyükbabaları yanlarında yok. Başlarını geri çevirdiklerinde onu yerde yatarken gördüler ve hemen kolundan tutup kaldırmak istedilerse de olmadı. Büyükbabaları çoktan ölmüştü. Görmek için 7.000 km. yol katettiği manzaraya o kadar çok yaklaşmıştı ki ama yine olmadı. Savaş sırasında Mehmetçiğin süngüsünden kurtulmuştu ama şimdi ecelin pençesinden kurtulamadı. Yakınları; "Ne olurdu 10 saniye daha yaşasaydı, özlemini çektiği tepeyi görecekti. Kader bu ne yapabiliriz ki?"
"Nasipse gelir, Hintden; Yemenden. Nasip değilse ne gelir elden." Bu söz bunun için, misal olmuştur.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
YSF
Moderatör
Moderatör
avatar
Mesaj Sayısı : 5163
Nerden : Kayseri
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 24/04/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) C.tesi 12 Haz. - 5:05

alkış
yeah




Yaşamak bir dağa tırmanmak gibidir. Tırmandıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş açınız genişler..!!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
YSF
Moderatör
Moderatör
avatar
Mesaj Sayısı : 5163
Nerden : Kayseri
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 24/04/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) C.tesi 12 Haz. - 8:07

Bugün facede şu videoyu izledim paylaşayım dedim.
Çanakkale şehitlik abidesini gösteriyor şehitler ölmez fon müziği eşliğinde güzel olmuş.

https://www.facebook.com/video/video.php?v=126185850749209




Yaşamak bir dağa tırmanmak gibidir. Tırmandıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş açınız genişler..!!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) Paz 13 Haz. - 18:04

22.Bölüm

MEHMETÇİĞİN ÜSTÜN FAZİLETİ VE SAMİMİYETİ

İşte Türk Milletinin Özü Candan ve Cana Yakın İnsan

5. Tümen birlikleri Kirte Bölgesinde düşmanı denize dökmek için hazırlık içindedirler.
Taarruz emrini alan asker, büyük bir sevinç içindedir. Herkes birbirine sarılıyor, başarılar diliyor ve helalleşiyordu. Aynı köylü olan askerler birbirlerine:
"- Sadık, Hasan, Şaban, Ramazan; şehit düşersem pederime haber veriniz. Yetimlerimi incitmesinler. Ayşe'ye de şu mektubu ulaştırın. Anam da arkamdan ağlamasın. Cennette nasıl olsa birlikte olacağız."
Bursalı Hüseyin:
"- O kadar uzun değil. Orasını Allah bilir."
Şaban Onbaşı:
"- Hüseyin doğru söyler."
Biz komutanlar da birbirimizle helallaşmış ve ailelerimize hitaben yazdığımız mektuptan, tabur doktoruna vererek, taarruz anının gelmesini tefekkür içinde bekliyoruz.
Kahramanlar da palaskalarını kuşanmışlar ve birbirleri ile şakalaşarak süngülerini yağlıyorlar ve tüfeklerinin bakımını yapıyor ve öpüyorlardı.
Nihayet Tümenimize hareket emri geldi. Bütün tümen sanki tek bir insan olmuştu. Kirte Köyünü geçerek siperlere yerleştik. Saat 04.00'te de hücum emri geldi. Biz de bir ok gibi fırlayıp düşman siperlerine saldırıya geçtik. Allah Allah nidaları ve tekbir sesleri yeri göğü çınlatıyordu.
"- Haydi arslanlarım. Haydi evlâtlarım. Haydi kahramanlarım. Vurun yiğitlerim, koman düşmanı buralara"
Böylece bir ölüm kalım savaşı başlamıştı. Çarpışma sırasında yaralanmıştım. Geriye almışlar. Sargıyerinden de Yalova Köyü hastanesine ulaştırmışlar. Kaymakam Ali Rıza Bey:
"- Vah yavrum, evlâdım Sokrat'ım, seni de mi kaybettik" gibi sitemkâr sözlerini hayal meyal hatırlayarak yavaş yavaş kendime geldim. Sonra başucumda duran doktorum Binbaşı İhsan Bey'in sözlerini iyice anlayabiliyor ve duyabiliyordum.
"- Geçmiş olsun, Sokrat Efendi. Merak etme iyileşeceksin. Ayaklarınız kırılmış." Öyle ya Çanakkale Savaşları'nda ayak gitmiş ve kol kopmuş kimsenin umurunda olmaz. Ne canlar gitti, yüzlerine bakmaya kıyamazsınız. Hem merak edilecek kadar önemli de değilmiş. Operatör doktor da biraz sonra gelip gerekeni yapacakmış.Nihayet geldi ve gereken yapıldı. İyileşme de başladı ve bende sabırsızlıkla bölüğüme döneceğim günü beklemeye başladım.Bu arada yüzü gitmiş ve gözü çıkmış arkadaşlara bakarak şükrediyor ve Allah'ıma dua ediyorum.
Yanımdaki yataklarda sıra ile yaralı subay arkadaşlar yatıyor ve arasıra sohbet ediyoruz. Bir arkadaş anlatıyor:
"- Anafartalar'da savaşırken bir askerim düşman kurşunu ile yaralanıp bir çukurun içine düşüyor. Onca düşman üzerinden atlıyor, onu görmüyorlar. Son düşman da geçtikten sonra sürüne sürüne bize ulaştı ve tedavi gördükten sonra cepheye döndü ve şu anda düşmanla boğuşuyor olmalıdır.
O yiğitler olağanüstü insanlardı. Bu milletin sırtı yere gelmez. Bu milleti kimse esir edemez."
Bu defa bir mülâzvmevvel söz aldı:
"- Arıburnu istikâmetinden şiddetli top sesleri geliyordu. Biz Anafartalar Köyünün yakınında çadırda idik. Biraz sonra bizim yakınımızdan bize doğru ateş gelmeye başladı. Meğer düşman, Anafartalar'a asker çıkarmış. Biz de harekete geçtik ve Ağıldere gerisindeki tepeyi 3 defa alıp verdik. Bizim birliğin mermileri iyice azıldı. Sayı olarak da azdık. Düşman ise ağır kaybına bakmadan saldırıyor ve netice almak istiyordu. Artık bizim esir olmamız ve öldürülmemiz an meselesi iken, nereden geldiğini bilmediğimiz ve anlayamadığımız bir birlik düşmanı süngü ile perişan etti. Buna inanamazsınız. Bu kesinlikle bir mucize idi."
Mülâzımevvelden sonra bir yüzbaşı söz aldı:
"- Ben Soğanhdere'de yaralandım. O derede kan sel gibi akıyordu ki bir manda yavrusunu sürükleyebilirdi. İngilizler sürü gibi geliyor ve çok korkak hareket ediyorlardı. Şayet Karanlık Liman'daki donanmaları olmasaydı Soğanlıdere'ye hiç sokulamazlardı. Limandaki donanmaları yağmur gibi top mermisi gönderiyordu. Zaten bizi öldüren İngilizlerin top mermileriydi. Bıyıkları bile terlememiş ne Anadolu yiğitleri gitti. Kardeş kardeşin, baba oğulun, komşu komşunun kucağında şehit olarak son nefeslerini veriyorlardı..."
Artık sıra bana gelmişti.
"- İçinizde Kanlısırt Savaşına iştirak edeniniz var mı?" Hayır cevabı karşısında
devamla;
"- Düşman, 57. Alaya taarruz ettiği zaman gördüğüm dehşetli manzara hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmez. Kanlısırt o gün, top ateşi altında yanardağ gibi yanıyordu. Bu yanardağın içine süngülerimizle girdiğimiz zaman süngülenecek düşman kalmamış ve arazi İngiliz ölüleri ile dolmuştu. Özellikle de siperlerin altına girerek onları dinamitle uçurmamız ve bazen de yeraltında karşılaşmamız ve boğaz boğaza birbirimize girmemiz unutulmayacak hatıralarımız arasındadır" Hastane günleri böyle geçerken, bir gün yanımda bir ses duydum:
"- Kumandanım, Kumandanım."
Bu emirerim Eğinli Osman'dı. Gözyaşları içinde birbirimize sarıldık ve öylece kalakaldık. Etrafımdaki arkadaşlar gözlerini bu hazin tabloya dikmiş, şimdi bize bakıyorlardı. Ben;
"- Ağlama Osman. Bak yine beraberiz" diyebildim. Osman;
"- Şükür yaratanıma. Senin şehit olduğunu duyduğumda, günlerce ağladım. Namaz kılıp size dua ettim, kumandanım."
"- Osman'ım, şimdi söyle, bölük nerede. Arkadaşlarım, askerlerim nasıllar? "Ne kadar şehit verdik. Hastanelerde ağır yaralı olarak yatan askerlerim var mı? Çabuk söyle!"
"- Kumandanım, sen beni Ağırlıkta bekçi bırakıp gittikten sonra, fundalık içinde hücumun sonunu bekledim. Ne savaştı kumandanım be. Arkadaşlar yerlerinden yay gibi fırlıyor, ha bire babam düşmanı kırıp geçiyorlardı. Bir anda ortalık ana can-baba can günü oldu ve yanımdan geriye yaralıları geçirmeye başladılar. Ben de dayanamadım bizim bölükten ve sizden haber sordum. 'Ooo Osman dediler. Senin kumandan şehit oldu. Ta yüreğimin içi cız etti. O sırada Hasan Onbaşı geçiyordu. Ona da sizi sordum. Hepinizin top altında kaldığını, fakat şehit olup
olmadığım bilmediğini söyledi. Hemen tabur doktoruna koştum. Ağır yaralılar hastaneye gitti dediler. Gene hasta taşıyan askerlerin yanına koştum. Seni toprak altından çıkarırlarken ayağındaki tozluktan tanımışlar ve sedye ile hastaneye götürmüşler. Alay kumandanı seni o halde görünce ağlamış. Nihayet tabur kumandanını buldum ve senin burada olduğunu o söyledi. Ben de hemen koşup görüyorsun ya şimdi yanındayım."
"- Yaran nerende. Nişanlına haber ettin mi?"
"- Askerlerini merak ediyorsun. Mustafa Çavuş şehit oldu. Muharrem Çavuş, siperlerin içinde düşmanla savaşırken, bir Arap ölüsünü kendine siper etmiş. O iyi. Ama epey şehidimiz var; Ömer, Ali, Ankaralı Hüseyin, Konyalı Hasan hepsi şehit. Bütün bölük seni arıyor. Ben şimdi onlara ne diyeyim. Yaran ne zaman iyileşecek, ne zaman aramıza döneceksin?"
"- Yakında aranıza döneceğim. Yaram ayaklarımda. Ağır değil. Yakında iyileşirim. Herkese selâm götür. Allah'a emanet olunuz." Osman veda ederken; "-Keşke kumandanım, senin yerine ben vurulsaydım."
Kahraman Osman... Düşman karşısında, savaş olsun olmasın namazını da hiç bırakmazdı. Namazdan sonra duasını ben de duyardım. Annem, babam, ülkem, arkadaşlarım ve kumandanım derdi. 15 gün sonra bölüğüme kavuştum. Hem tabur hem de alay komutanlarım tarafından ödüllendirildim. Hülâsa biz, Birinci Dünya Savaşı'nda böyle öldük ve böyle öldürdük.Zaferimiz subay, asker bütün eratın müşterek eseridir. Bazı cephelerdeki yenilgimiz ise, daha ziyade müttefiklerimizin teslim olması sonucunda ileri gelmiş fakat tekrar toparlamlmıştır. İstiklâl Harbimiz içinde de tarihin unutamayacağı zafer destanları yazmaya muvaffak olmuşuzdur. Bunu bütün dünya gördü ve bilmektedir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) C.tesi 3 Tem. - 21:31

23.Bölüm

KONYALI VELİ ÇAVUŞ

Hiç boş durmazdım. Geceleri sürüne sürüne düşmanın içine girer, cephane çalar gelirdim. Çalıp geldiğim barutlar bizim pambık gibiydi. Çok mermi, silah, elbise ve yiyecek çalıp getirdim. Alacak bir şey bulamazsam, yorgunluktan uyuyan nöbetçi gâvur askerinin ayağından, postalları çıkarır da getirirdim. Bir gün, gündüz düşmanın arasına sızıp, cephaneliklerini ateşe verecektim. Beni fark ettiler; kaçmaya başladım. Öyle bir yere geldim ki, etraf bizim şehit ve onların leşleriyle doluydu.
Yere yattığım gibi, ölülerden birini bacaklarımın üstüne, bir diğerini de göğsümün üzerine çekip, ölü numarası yaptım. Göğsümün üzerindeki yiğir yiğir kokuyordu. Kokuya dayanamlyordum; ama başka ne yapabilirdim ki? Çünkü beni gören düşman, yanıma yaklaşmış beni arıyordu!... Epey bir aradılar.
Kendi aralarında yüksek sesle, gavurca konuşuyorlardı. Belki /şimdi buradaydı!/ mı diyorlardı, ne bileyim. Gözlerimi zaman zaman
kapatıp, onları takip ediyordum. Beni bir türlü bulamıyorlardı. Sonra çekip gittiler; yavaş yavaş sürüne sürüne bizim bölüğe yaklaştığım zamanda, bizimkiler bana ateş etmeye başladılar. Ben: /-Ben Veli Çavuşum!.../ diye bağırıyordum ama duymuyorlardı ki, sonra sine sine yaklaştığım zaman, beni görüp anladılar.
Ekmek yok, yemek yok... Hey gidi yokluk günleri hey!... Atın pisliğinin içinden midesinin eritemediği arpaları çıkarır, yıkayıp kuruttuktan sonra, gavırga gibi yerdik.
Bir keresinde, şarapnel top beygirini öldürmüştü. Baldırını kesip pişirdikten sonra yedim. Gavurların her şeyi vardı; biz ekmek bulamazken, onlar halva, çikolata, şeker gibi bir şeyler yiyorlardı. Zaman zaman bizim mevzilerden yana da attıkları olurdu; biz de alır yerdik."
Dedeme, bir gün:
"- Dede, ******'ü hiç gördün mü?" diye sormuştum. Şunları anlatmıştı:
"- Hiç görmez olur muyum oğlum! Çanakkale'de beraberdik. O beni, çok severdi. Çok gezdim yanında. Hatta, elimle su bile verirdim; içerdi. Daha sonra,
Afyon'da, Dumlupınar'da da beraberdik. Hey büyük adam hey... Sağlığımızı ona borçluyuz, oğlum" dedi.
Veli Çavuş dedemi, evinin balkonunda namaz kılarken de görürdüm. O iri gözleriyle, daima etrafı kontrol eder, dururdu. Bu hali benim çok dikkatimi çekerdi; herhalde savaşın hatıraları olsa gerekti. Çünkü bu psikolojik hali kendimde de görüp, müşahede ediyorum.
1984 yılının 3 Eylül günü, en büyük ağabeyisi Ahmet'in Fatma'dan doğma olan oğlu "ÜTÜK HÜSEYİN" namıyla maruf yeğeni amcam Hüseyin Kaplan /D: 1328-0: / şunları anlatmıştı:
"- Babam ile Veli emmim Seferberlik'te beraber askerlik yapıyorlarmış; fakat babam Veli emmimi tanıyamazmış. Hatta, bazen babam Veli emmime at eti götürüp de;
"- Al ye! Dermiş de, babam bir türlü emmimi tanıyamazmış. Bir gün babam mevzide dinlenirken, düşman tarafından atılan bir top mermisi gelip, mevzinin içine düşmüş; babanı da oracıkta şehit olmuş" demişti.
Çocukluk heyecanı ve duygularıyla Veli dedeme; "- Dede, hiç gavur öldürdün mü?" dediğimde:
"- Öldürmez olur muyum hiç oğlum!... Bir keresinde, oturduğum yerden dürbünle aşağılardaki düşmanı gözlüyordum. Gavur gelmiş tepeme dikilmiş; gözümden dürbünü çektiğim zaman, tepemde zebella gibi bir gavurun durup, elindeki süngüyü tepeme indirmek üzere olduğunu gördüm. Nasıl gerisin geriye bir comballak attığım gibi belimdeki Garadağlıyı çekip, ateş ettim. Gavuru alnının tam ortasından vurmuştum. Az daha geç kalsam, canımdan oluyordum!" demiş, vücudundaki misket ve mermi çekirdeklerini göstermişti. Gerçekten dedemin vücudunda iki tane mermi çekirdeği mevcuttu. Bunlar vücudunun her tarafında gezinir dururdu. Bana ölmeden önce son gösterdiğinde, bir tanesi sol bileğinin üzerinde idi. Hatta o minnacık elimi alıp, bileğinin üzerine koyarak;
"- Bak işte şurada, buldun mu? Gördüm mü?" demişti. Diğerinin de o sene vücudunun içinde kaybolup, neresinde olduğunu bilemediğini söylemişti. Düşman kuvvetlerinin sayısız gemi ve askerleriyle, uçaklarının da çok olduğunu, buna mukabil bizim bir tane "TEKKANAT" adı verdikleri tayyaremizin olduğunu söylemişti. Bana daima:
"- Oğlum, on sene askerlik yaptım!" der, cepheden cepheye koştuğunu anlatırdı. Küçücük yaşıma rağmen Bulgar düşmanlığını, ermeni, Rus, İngiliz, Fransız ve Yunan düşmanlığını kendisinden öğrenmiştim. Ne zaman "Karadağlı"yı alıp evden dışarı çıkmış isem, bana o küçücük yaşıma rağmen, savaştığı bu
milletlerden bahsederdi. Merhum bunların içinde en kalleşlerinin Bulgar ve Ermeniler olduğunu söylemişti. Yunanlılar ile Ruslara da /kancık kâfir/ derdi. İngilizleri de "ezelî ve ebedî düşman" olarak görürdü.

ANKARALI ALİ ÇAVUŞ

Ali Çavuş, Anafartalar Bölgesinde savaşan 12. Tümen Alaylarından birine bağlı 2. Tabur çavuşlanndan-dır. Duygulu, çalışkan bir Anadolu yiğidi Ali Çavuş.
Ağustos ayının 21. günü sıcak kaynıyor. En lüks şey su. Özellikle İngilizleri canından bezdiriyor. Çünkü susuzluktan çatlayıp ölenler var. Bizim taburda da suya ihtiyaç vardır ve Tabur Komutanı:
"- Ali. Bu işi sen yapabilirsin. Biraz tehlikelidir, şu tepenin düzleştiği yerde pınar var. Bir sürprizle karşılaşabilirsin. Başında İngiliz askerleri olabilir. Neyse al şu mataraları doldur getir. Dikkatli ol. Düşman yerimizi bellemesin."
Bu konuşmadan sonra hazırlanıp yola koyulan Ali Çavuş, bayırı tırmanır ve tepenin düzleştiği noktaya ulaşır. Pınar da karşıdadır ve görür. Fakat komutanın dediği gibi başında İngiliz askerleri vardır. Hem 9 kişi ve silahlı. Ali Çavuş tek ve silahsız. Geri dönse vurulacak ve kaçması da imkânsız. Bu defa o da çaresizlik içinde; Ya Bismillah deyip su matarasını çektiği gibi "Teslim olun" narası karşısında İngilizleri teslim alır. Kaç kişi, nasıl ve ne gördülerse ama teslim olmuşlardır.
Ta Hazreti Peygamberimizden beri savaşlarda Mehmetçiklere yardım edenlerin olduğunu okumaktayız:
"Aslında Çanakkale Savaşları'nda Seyit Onbaşı'nın o mermiyi kaldırması ve gemiyi en canalıcı noktasından vurması ve vurulan gemilerden biri olan Buve'nin iki dakika içinde batması, Yahya Çavuş'un 25 Nisan günü 80 kahraman ile 29. İngiliz Tümenini dize getirmesi, 25 nisan günü Mustafa Kemal'in Anzakları 2.5 km. ilerleyebildikleri noktada yakalaması ve 8.5 ayda bu mesafeyi 3 km'ye çıkaramamaları ve İngilizlerin 25 Nisan günü Sarıbayır altına çıkardıkları bir tugay askerin hiç ilerlemeden karşılarında hiçbir Türk askeri olmamasına rağmen mevzi kazıp savunmaya geçmeleri ve 8 Ağustos 1915 günü Anafartalar çıkarmasında 30.000 İngiliz askerinin 2.500 Türk askerini aşamamaları ve 25 Nisan Anzaklarm Kabatepe yerine Arıburnu yarlarına dayanmaları, akıl almaz derecede Türklerin desteklenmesi şeklinde yorumlanmaktadır. Özellikle İngilizlerin Çanakkale Savaşları'ndaki yanlışları için kitaplar yazılır ve yazılmıştır. Bu yanlışları yapmasalar biz de zor durumda kalırdık. İnsanlar zulmeder fakat kader adalet eder."
Ali Çavuş, bir manga İngiliz askerini önüne aldı ve silahlarım da boyunlarına astırıp tabur karargâhına döndü. Ancak içlerinden biri yaralıdır. Yürümesi ağır olmaktadır. Ali Çavuş'a göre yarası hafiftir. Yalnız geriden yardım gelmesini beklemekte ve bilerek ağır yürümektedir. Buna canı sıkılan ve evhamlanan Ali Çavuş, yaralı İngiliz'e bir tüfek darbesi vurur. Kendi ifadesine göre vurması da o kadar ağır değildir. Ama İngiliz ölür. Ali Çavuş, kendi kendine yaralı İngiliz'e vurmamalı idim. Hem teslim de olmuştu. Dinimize göre bu hareketim yasaktı. Biz Çanakkale'ye gelir iken, Hoca Efendi bizi bu konuda bilgilendirmiş ve nasihatte bulunmuştu. Şimdi günaha girdim mi? Yoksa katil mi oldum vesvesesi içinde Tabur Karargâhına geldi. Tabii ki taltif edildi. Ödüllendirildi. Olayı Anafartalar Bölgesi'nde duymadık kalmadı.
Ali Çavuş'un öğretmen torunu Hasan Efendi'nin bize nakline göre: "Dedem bize Çanakkale'yi naklederdi. O İngiliz'i hep anar ve üzülürdü. "Ne diye o yaralıya vurdum ve ölümüne sebep oldum. Allah huzuru mahşerde bundan bana sual eder mi? Vatan savunması diye kendini teselli etmeye çalışırdık. Ama o, ölünceye kadar bu olayı unutmadı ve bize hikâye edip durdu. Yani dinimiz açısından bizden yardım ve destek istediği her halinden belli olurdu. Bir defasında bize yetinmeyip, Müftü Efendiden onay istemişti. O da gerekeni söylemiş ve biraz olsun huzura ermişti.
Hülâsa bizim için Ali Çavuş'un çarpıcı olan yönü de budur. Allah isterse bir kişi 10 değil 1.000 kişiyi de teslim alabilir. Ama savaş anında ve üstelik vatanın haksız yere saldırıya uğramış, tam bir ana can baba can günü yaşanıyor. Düşman, yakaladığı vatanın sahiplerini öldürmek değil, yakıyor bile . Sen vatanına ve namusuna göz dikmiş bir düşmanı esir alıyor ve kaza ile öldürünce müteessir oluyor ve üzülüyorsun. İşte bizi biz yapan cevherimiz budur. İstisnalar dışında hiçbir millette böyle bir özellik gösteremezsiniz. İşte Çanakkale'yi kazandıran bu ruh özelliğimizdir. İngiliz ve müttefiklerinin bilemedikleri ve hesap edemedikleri unsur da gene bu özelliğimizdir.

HARPUTLU ÖMER ÇAVUŞ

Çanakkale Muharebeleri, baştan aşağıya Türk milletinin birer şehamet abidesidir. Bu muharebelerin hangi parçası ele alansa kıymetli bir yiğitlik destanı olur. Burada ne kahramanlar türemiş, ne dilâverler belirmiştir. İşte onlardan birisi de Ömer Çavuş'tur.
Ömer Çavuş, 13. Tümene mensup 66. Alayın l. Tabur çavuşlarındandır.

Harputludur. 33 yaşındadır. Alayı, l Taburu ile Kirte bölgesindeki siperleri işgal etmiş ve 2., 3. Taburlarını da ihtiyatta bırakmış bulunuyordu ve bunlar 1. Hat siperlerinin pekiştirilmesi için gönderildi. Fakat kapalı yollar, yaralı ve şehit cesetleriyle dolduğundan taburlar çok ağır ilerleyebiliyordu. 2. Tabur Komutam, ilerden daha evvel malûmat almak ve vaziyeti biran evvel anlamak ihtiyacını duyarak emir subayını öne sürdü ve siperlere kadar gitmesini emreyledi. Bu subay siperlere yaklaşınca, karşısında birinci taburdan Ömer Çavuşu gördü.
"- Ne var ne yok Ömer Çavuş?" demesi üzerine, Ömer Çavuş şu yolda tekmil haberi verdi:
"- Komutanım, bizim tabur subaylarından kimse kalmadı. Erattan da canlı pek az kaldı. Fakat siperlerimize giren İngilizlerden de hiç birini sağlam bırakmadık.
"- Siperler hep elinizde mi?"
"- Yalnız B. Yusuf siperlerinden üç mangahk bir kısımda düşman vardır. Çünkü orada sağ kalmış erimiz yoktu."
"- O kısmı bana gösterebilir misin?" Deyince, bu kahraman çavuş, subayın önüne düşerek ilerlemeye başladılar. Türk ve İngiliz cesetleriyle dolu siperlerden geçerken kâh bir kafaya, bir bacağa basıyorlar ve kâh atlayıp geçerken cesetlerin üzerine düşüyorlar ve bu tarzda güçlükle gidebiliyorlardı. Düşman yerleşebildiği parçadan bunları görünce makineli tüfek ateşi açtığından durdular ve yerden düşmanın tutunabildiği kısmı Ömer Çavuş parmağı ile gösterip anlatabildi.
"- Başka yerde düşman yok değil mi Ömer Çavuş?" "- Hayır yoktur..."
"- Peki iyi, şimdi senin tertibatın nedir?"
"- Sağ kalabilen erlerimi şu gezdiğimiz siperlere birer ikişer nöbetçi diktim. İngilizlerin daha ileriye gelmemesi için toplayıp arttırabildiğim 25 eri de şurada yığılı tutuyorum."
"- Artık burası emindir değil mi?" "- Allah utandırmasın." Subay, Ömer Çavuşla beraber dolaşırken rasgeldikleri erlere: "Gazanız mübarek olsun, geçmiş olsun" dedikçe, bunlar tozlu kirpiklerinin sakladığı kanlı gözleriyle subayı süzerek, susuzluktan köpüren yapışkan dudaklarını zorla açmaya çalışarak teşekkür ediyorlardı. İçlerinden havadis ve malûmat verenler de oluyordu. Bir er:
"- Komutanım, biz taburun her dört bölüğünden işte bu kadarcık kaldık. Fakat şehit düşen arkadaşlarımızın, kıymetli subaylarımızın intikamını da çok şükür aldık." Diğer biri atıldı:
"- Komutanım, ben şimdiki hayatımı Ömer Çavuş'a borçluyum... Ben şuracıkta kuvvetli bir gavurla karşılaştım. Ona gücüm yetmedi. Beni yatırdı, sustalı bıçakla boğazlamaya çabalıyordu. Ömer Çavuş yetişti, bir kurşunla beynini parçaladı ve beni kolumdan tutup kaldırdı..." Subay:
"- Yaşa Ömer Çavuş" Deyince, Ömer Çavuş kızardı ve teessürle anlatmaya başladı:
"- İngilizlerin ilk çıkışlarını gören ve ilk ateşe başlayan ben olmuştum. Siperlerimize girinceye kadar beşini kendim vurup düşürdüm. Siperde de ikisini süngümle ve birisini de kurşunla tepeledim." Subay, Ömer Çavuş'u takdir ederek komutanına malûmat yetiştirmek üzere dönerken onunla beraber giden Ömer Çavuş, rasgelen cesetleri göstererek gene anlatıyordu.
"- İşte Yüzbaşı Feyzullah... İşte Yüzbaşı Kazım... İşte Binbaşı Recep... İşte Teğmen Hamdi... Velhasıl bütün tabur subaylarımız hep şehittir. İçlerinden yalnız 3. Bölük Yüzbaşısı Atıf ağır yaralı olarak kurtulabilmiştir." Ömer Çavuş'un bu kahramanlığı ve subaysız kalan taburunun iyi düzen ile siperleri elde tutmağa muvaffak oluşu emir subayı tarafından tabur komutanına ve oradan alaya bildirilmiş ve Ömer Çavuş'un namı artık her yerde takdir ve saygı ile ve yüksek muhabbetle anılmaya başlanmıştı, göğsü de harp madalyaları ile dolmuştu.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) C.tesi 3 Tem. - 21:32

24.Bölüm

BEDELİ ÇANAKKALE'DE ÖDENDİ

Bizim oturduğumuz yerin her taşı için cevheri can verdik. Her avuç toprağımız nazarımızda, o yola feda olmuş bir kahraman vücudundan yadigardır. Vatan bizim kılıcımızın ekmeğidir. Daima kendimize mahsus, kendimize hasredilmiş biliriz. Daima onu nefsimizden ziyade sever, nefsimizi uğruna feda ederiz. Namık Kemal

948 Mehmet Muzaffer ve en son Filistin Cephesinden Gönderdiği ve Üzerinde İntikamımı Alın Yazısı olan Kanlı Zarf
Osmanlı İmparatorluğunun İstanbul Mekteb-i Sultanisi Cumhuriyetle birlikte "Galatasaray Lisesi" oldu. Bu okulun öğrenci ve mezunları 1911 Trablusgarp-İtalya Savaşı ile 1921 İstiklâl Savaşı arasında 10 yıl savaşlarda ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtında toplam 45 şehit verdi. 150 kadarı da gazi oldu. Çanakkale Şehitler Abidesi'nin inşasında da emekleri vardır.
Galatasaraylıların özelliği 1909 ve 1914 askeri yasalarına göre hiçbirisinin savaşa ve askeri gitme mecburiyeti yoktur. Bu şehit ve gazilerin yaşları 17-22 arası idi. Hepsi Avrupa ve Darülfünun Üniversitelerinin öğrencileridir. Hatta Irak Cephesinde şehit düşün 646 numaralı Celâl İbrahim, seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve l numaralı gönüllü yazılmak şerefini elde etmişti. Bunlardan bir tanesi de Mehmet Muzaffer idi. Bu kahramanın dünyada eşi yoktur.
Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer Çanakkale'ye gönderildi. Savaş bitmişti. Çanakkale'deki birlikler Kafkas, Irak, Filistin, Galiçya cephelerine sevk ediliyordu. İşte Mehmet Muzaffer bu sevkıyatı yapılan ve yapılacak olan birliklerin işlerine bakmak üzere Alay Karargâhında görevlendirildi. Ama birden kendini yoksulluğun içinde buldu. Sevkıyat işlerinde en çok araba lâzım oluyordu. Ama onların da lâstikleri ya hiç yok veya patlak oluyordu. Yani Muzaffer'in işi zordu. Bir kere lâstik ancak İstanbul7dan temin edilebiliyordu. Mehmet de İstanbullu idi. O halde bu işi ona verirlerdi ve verdiler bile. Alay Komutanı İstanbul Erkan-ı Harbiye Katma resmi bir yazı yazıp Mehmet Muzaffer'i lâstik alması için İstanbul'a gönderdi. Ancak İstanbul'da her şey karaborsa idi. Muzaffer İstanbul'un altından girdi üstünden çıktı. Nihayet Karaköy'de bir Yahudi tüccarında aradığı lâstikleri buldu. Fiyatta da anlaştılar. Şimdi rahat bir nefes almıştı.
Yahudinin işyerinden ayrıldı ve doğruca para almak için Harbiye Bakanlığı'na çıktı. Onu yaşlı bir Yarbayın huzuruna çıkardılar. Yarbay uzatılan teskereyi okudu. Sonra hazırolda bekleyen zabite baktı ve "bu para ile ne alacaksınız?" dedi. O da "oto kamyon lâstiği" deyince Yarbay birden Muzaffer'in yüzüne sert sert bakarak:
"- Bana bak oğlum. Sen deli misin? Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput parası bulamıyorum. Siz oto lâstiği diyorsunuz! Olmaz böyle şey, beni günaha sokmadan yürü git karşımdan" diyerek adeta Muzaffer'i kovalamıştı. Artık yapılacak bir şey kalmamıştı. Mehmet Muzaffer binayı terk etti ve bahçeye indi. Şimdiki İstanbul Üniversitesi ve oradan Beyazıt Meydanına doğru giderken düşünüyordu: Ne yapmalı idi. Eli boş Çanakkale'ye dönemezdi. Arabaları zaten Almanlar vermişti. Biz şimdi lâstik bulamıyoruz. Bulsak, alacak paramız yok.
Bunları düşünerek Beyazıt Meydanı'na gelmişti ki, birden durdu ve gülmeye başladı. Çare bulmuştu, bunun için sırıtıyordu. Hemen Yahudi tüccarının yanına koştu. Muzaffer Yahudiye:
"- Paranın resmi işleri akşamüstü. Gece de iş olmaz. Yarın sabah Çanakkale'ye gidecek vapur da erken kalkıyor. Bunun için para işini hemen halletmeliyim ve erkenden de gelip götürülecek malları alıp gitmem gerekiyor. Bu itibarla mallarım çabuk hazır olsun. Hatta akşamdan hazırlanırsa daha iyi olur." Tüccar:
"- Peki olur."
Muzaffer tam ayrılırken:
"- Altın para vermiyorlar. Kağıt para verecekler."
Tüccar, buna da peki olur deyince Muzaffer âlâ dedi ve hızla Yahudi'nin yanından çıkıp gitti. Bakalım altından ne çıkacaktı?
Ertesi günün sabahında tan yeri ağarırken Mehmet, Yahudi'nin kapısını çaldı. Tüccar malları hazırlamıştı. Merkez Komutanlığından getirilen arabaya alelacele kondu ve atlar dörtnala Sirkeci'nin yolunu tutmuşlardı. Neticede gemiye yüklendi ve gemi de Çanakkale'nin yolunu tuttu bile. Muzaffer'in keyfi yerinde idi. Sonunda birliğine ulaştı ve görev de yapılmıştı. Alay Komutanı tarafından taltif edildi. Çünkü Alay Komutanı lastiklerin bulunabileceğinden ve en azından Mehmet'in bunları Çanakkale'ye getirebileceğine inanmıyordu. Beri taraftan Yahudi tüccar ise elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası'na vardı. Ancak parayı bozduramadı. Çünkü para sahte idi. Yahudi şaşırdı. Olay şöyle gelişmişti: Muzaffer, Beyazıt Meydanında sırıttığında bir hile düşünmüştü. Çini mürekkebi ile sahte bir Osmanlı Parası yapacaktı ve yaptı. Bu para öyle iyi yapılmıştı ki gerçeğinden ayırmak mümkün değildi. Bir de o devir kağıt paralarının üzerinde şöyle bir yazı vardı. "Bedeli Dersaadette Altın Olarak Tesviye Olunacaktır" Muzaffer ise yaptığı taklit paranın üzerine şu harika ibareyi yazmıştı: "Bedeli Çanakkale'de Altın Olarak Tesviye Olunacaktır". Onun altın dediği, Mehmetçiğin akıttığı kanı idi.
Yahudi tüccarı, olayı iyice anlayınca bunu mesele yapmadı. Ancak, bir anda bütün İstanbul duydu. Şehzade Halim Efendi de duymuştu. Lalasını gönderip bedelini ödedi ve makbuzunu aldı. Çünkü böyle bir olayın dünyada benzeri bulunamazdı. Onu çok zarif sedef kakmalı, içi kadife bir mücevher çekmecesine yerleştirdi ve İstanbul Polis Okulu'ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti. Uzun yıllar orada kaldı. Son durumu bilmiyorum ancak 1983'de Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde görüldüğüne dair bir kayıt vardır.
Hülâsa Mehmet Muzaffer, Çanakkale'den birliği ile Sina Cephesine gitti. Birinci ve İkinci Gazze Savaşlarına katıldı. İkinci Gazze Savaşlarından sonra mektep arkadaşı Faik Soydan Bey'e mektup yazmıştı. Yaralandığını ve şimdi hastahanede olduğunu iyileşince yine cepheye döneceğini anlatıyordu. Haziran 1917.
Bu arada İngilizler 6 Aralık 1917'de Gazze'ye tekrar saldırdılar ve 7 Aralıkta da Gazze'ye girdiler. Gazze şehrinin sokaklarında çok şiddetli çatışmalar oldu. Mehmet Muzaffer de bu çatışmaların içindeydi. Bu sokak çatışmalarında akşam karanlığı basarken Mehmet Muzaffer de o karanlıklar içinden nurlu aydınlığa açılan kapıdan uçup gidiyordu.

SÜNGÜSÜ ÎLE DOKUZ FRANSIZI DEVİREN DÜZCELİ HASAN

Hasan 3. Tümen 31. Alayın 2. Tabur ve 6 Bölük erlerinden ufak tefek bir Mehmetçik. Kumkale siper savaşlarında ani olarak bir Fransız askeri ile kucak kucağa gelen Hasan, yıldırım hızı ile süngüsünü Fransız askerlerine sapladı. Fakat daha süngüsünü çıkarmaya fırsat bulamadan iki Fransız askeri ile daha karşılaştı. Bu defa kendi süngüsünü bıraktı ve Fransız askerinin süngü takılı tüfeğini kaptığı gibi, iki Fransız askerini daha devirdi. Sonuçta o gün Kumkale Fransızlardan temizlendi ama Hasan da tek başına 9 Fransız askerini tepelemişti. Onun bu kahramanlığına o gün bütün bölük şahit olmuştu.34 Kısacası 25 ve 26 .5 ve Nisan 1915 günleri 3. Tabur ile 27. ve 57. Alayların kahramanları da bire 25'le dövüşerek destanlar yasmışlardı.

BİR KOL VERİP DOKUZ DEFA YARALANAN ÜSTEĞMEN ŞEVKET

Şevket Bey, Kumkale'yi işgal eden düşman birliklerine karşı 26 Nisan 1915 günü 31. Alay'm 10. Bölük komutanı olarak taarruz edecektir. Fakat ateşin yoğun bir şekilde yaladığı bir yerden önce kendisi ve sonra erlerinin geçmesini istiyordu. Bunun için dedi ki: "Arkadaşlar ben şimdi karşıya sıçrama yapacağım ve arkamdan siz geleceksiniz. Şayet ben burada şehit olursam naşımı siper yapıp savaşa devam edeniz." Sonuçta bu tehlikeli bölgeden geçildi ve Orhaniye mevzilerindeki düşman müthiş bir taarruzla püskürtüldü. Ne var ki Üsteğmen Şevket belinden ağır şekilde yaralandı ve İstanbul'a hastaneye kaldırıldı. O orada tedavi olurken Çanakkale'de düşmanın defteri duruldu ve 31 Alay da Sina Cephesine sevk edildi. Şevket Bey onları Haydarpaşa Garında bekledi ve böylece sevgili bölüğüne kavuştu. Netice itibarıyla İstanbul'dan hareket eden birlik Gazze bölgesine geldi. Burada giriştikleri çok çetin savaşlarda inanılmaz başarılar elde
ettiler. Üsteğmen Şevket defalarca yaralandı, kolunu şehit verirken ve kendisi de dokuz yara alıp Gazi oldu. Hatta İngilizlerin geri alınamaz dediği bir tepeyi zapteden 10. Bölüğün hatırasına "Şevket Tepesi" adı verilmiştir. Bu tepe halen Gazze bölgesinde Şevket Tepesi olarak bilinir ve anılır. 5 Hülâsa böyle bir milletin savunduğu yurt parçasını hangi düşman alıp da esir edebilir?

İSMİNİ DİDAR KOYSUNLAR GÖZBEBEĞİM

18 Marta 1915 Deniz Harekâtından önce batarya komutanı Yüzbaşı Hasan Bey'in bir kızı dünyaya gelir. Durum Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı'na telgrafla bildirilir. Bunun üzerine Cevat Paşa atma atlayıp bataryaya gelir.
"- Evladım Hasan, kızın dünyaya geldi. Allah ömrünü uzun etsin. İzinlisin." Hasan;
"- Komutanım vatan görevi daha mukaddestir. Her an saldırabilirler. Gidemem. Kızımın ismini Didar koysunlar.
Velhasıl 18 Mart günü Hasan Bey özlediği mertebeyi bulmuştur. Kızı Didar hanımla görüşmesi darul şühedaya kalmıştır. Yahya Çavuşlar, Avni Beyler, Mehmet Çavuşlar, Hasan-Hüseyinler ve Münirler gibi o da Mevlâ'sına kavuşmuştur.

BİR DE KÜÇÜK ABDULLAH'IMI KORU

Hücum başladığı saatten itibaren kuduran zırhlılar her karış toprağın savunmaya yeminli Mehmetçiğin sinesine ateşler yağdırıyordu. Başlarında şahin bakışlı bir yüzbaşının dudağından çıkacak kelimeleri tek nefes halinde bekleyen, Mehmetçikler bilendikçe bileniyorlardı. Geriye doğru bir adım dahi atmamaya yeminli: 80 yiğidin 15 katıydı düşman. Artık ikindiye doğru burun burna gelmişlerdi. Bölüğün başında abide duruşlu ve şahin bakışlı yüzbaşı ne yapacağını düşünüyor ve çavuşlarını topluyordu. Yarım saat sonra düşmana süngü taarruzu yapılacaktı. Bu arada Yüzbaşı ellerini açtı ve; Rabbim. Bu azgın düşmanın üzerine yürümekle sana kavuşmak yoluna giriyoruz. Vatan anamız artık sana emanet. Onu düşmana çiğnetme. Bir de küçük Abdullah'ımı koru. Onu ismine lâyık insan eyle."
Yarım saat sonra yüzbaşı ve askerleri kükremiş aslanlar gibi idiler. Allah Allah nidaları yeri göğü inletiyordu. Sanki 80 kişi değil de binlerce Mehmetçik haykırıyordu. Bu doğru idi. Zira doğu ufkundan birilerinin bulutları yara yara
geldiğini gördüler. Düşmanın üzerine yıldırımlar yağdırmaya başladılar. Olayı canlı müşahede eden Yüzbaşının gözlerinden seller gibi yaşlar akıyordu. Tabii ki bu sevinç gözyaşları idi.
Düşman ise tepelerinde şimşekten atlara binmiş Allah'ın sevgili kullarının onlar üzerine yağdırdığı yıldırımları görünce var güçleriyle denize doğru kaçıyorlar değil, paralanırcasına adeta yuvarlanıyorlardı. Ne var ki o şahin bakışlı yüzbaşı bunları dünya gözüyle doya doya göremeden şehit olmuştu. Ama şehit düştüğü yerde ılık ılık gülümsemesi ruhlar aleminden seyrediyordu sanki. O anda deniz ise "Ey Şehit Oğlu Şehit! Gül Gül Açılan Yaralarla Bezenmiş Bedenin Bu Topraklarda Bulundukça Daha Hiçbir Düşman Yan Gözle Bakamayacak" diye seslendiğini bütün şehitler duyuyordu. Siz de duyuyor musunuz?
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
siyah&beyaz
ST
ST
avatar
Mesaj Sayısı : 2446
Nerden : izmir
Yaş : 49
Kayıt tarihi : 02/03/10

MesajKonu: Geri: (( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. )) C.tesi 3 Tem. - 21:33

25.Bölüm

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

Nasıl dalgalanırsa bayrak rüzgâr bulunca,
Öyle coşarım, zafer sevinciyle dolunca.
Hele sevince sebep Çanakkale olunca,
Türk kahramanlığının sembolü, mihenk taşı
Dillere destan olan Çanakkale Savaşı...

Haritada küçücük, gönüllerde kocaman,
Bu yarımada doldu, birden barut, ateş, kan;
Gördü dünya, yurduna gözler dikildiği gün
Nasıl arslan kesilip kükrediğini Türkün.

O benzersiz savaştan hâlâ hâtıra saklar,
Her zerresiyle gazi, bu mübarek topraklar;
Kireçtepe, Conkbayır ve Anafartalar var,
Yaklaşanı durduran yalçın kaleler gibi,
Diyorlar; Türktür ancak Boğazların sahibi.

"Allah, Allah" sesleri çınlarken tepelerde,
Mustafa Kemal vardı en başta, en ilerde,
Dünya en büyük dersi aldı b.u kutsal yerde;
Suyunda, toprağında tılsımlı bir kuvvet var,
Geçilmez yurdumun kilididir, Boğazlar.

Selâm burada yatan, mübarek şehitlere.
Dün Çanakkale idi cenk yeri, bugün Kore,
İşte haykırıyorum göğsümü gere gere...
Bir şanlı sahifedir tarihimde kim bilmez?
Geçilmez Çanakkale, Çanakkaleın geçilmez.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek

(( 18 Mart Çanakkale Kurutuluşu.. ))

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
12 sayfadaki 14 sayfasıSayfaya git : Önceki  1 ... 7 ... 11, 12, 13, 14  Sonraki

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Focus Club Tr :: Ortak Alan - Sosyal :: Günlük Paylaşımlar-
İstatistikler - Top 10
En Çok Yazan
Yeni Konu / Mesaj
Kullanıcı AdıMesajları
Konu
Tarih
Yazan
uA_Y_C_A
9260 Mesajlar - 29%
YSF
5163 Mesajlar - 16%
esmerce
4642 Mesajlar - 14%
BARAN
3931 Mesajlar - 12%
drmert
2899 Mesajlar - 9%
siyah&beyaz
2446 Mesajlar - 8%
ALPER
1150 Mesajlar - 4%
madmax5
1092 Mesajlar - 3%
Anchowy61
914 Mesajlar - 3%
Samet Özeren
688 Mesajlar - 2%
SATILIK 2009 SONRASI ST ÖN IZGARA
2011 model arabamdan soğudum
Focus II sık karşılaşılan sorunlar
Ford Focus Comfort 2011 hakkında km sorunu.?
Yeni focus Fiyatları Belli Olmaya Başladı...
Yeni Ford Focus Avrupa (Türkiye) için Son Şeklini Aldı
Focus 2010 Trend
Bende Focuslandım
Yeni C Max hoparlör yardım öneri
Far Değişimi
Perş. 14 Tem. - 8:30
Perş. 30 Haz. - 6:07
Ptsi 20 Haz. - 22:13
Ptsi 6 Haz. - 22:15
Cuma 1 Nis. - 15:54
Cuma 1 Nis. - 8:26
Cuma 1 Nis. - 8:17
Cuma 1 Nis. - 8:14
Perş. 31 Mart - 22:11
Perş. 31 Mart - 21:53
kralcuneyt
YSF
aramasorma
cihangfb
blade20
YSF
YSF
uA_Y_C_A
posta464
Samet Özeren
Yetkinforum.com | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Ücretsiz blog